GÜNÜMÜZ TÜRK ŞİİRİ İÇİN YOL BOYU DÜŞÜNCELER
celâl soycan
1. Modernitenin bir sonucu olan “ Eleştiri “ kurumunun , kimi öncü girişimleri ıskalayıp, 20. yy. eşiğinde çöküşe geçtiğini biliyoruz. ( Bu çöküşü kuramsal dayanaklarıyla tartışan, bundan böyle “ Eleştiri “ den değil metin incelemesinden ve çözümlemesinden söz edilebileceğini savlayan bir yazım Şiir İçin Notlar kitabımdadır.) Kendi ürettiği ölçütleri yıkarak süre giden modernizmin, “ eleştiri “ nin dayanaklarını da ortadan kaldıran nesnel koşulları içerdiği de yeterince açık.
Kübizm sonrasında sanat yapıtı “üzerine” konuşmak netameli bir uğraştır: Öncüyü gözden kaçırma endişesi, sanat yapıtını tanımlayan temel ölçütlere sadakati sarsmıştır. Yenilik savındaki nice kötü verim, hiç değilse bir süreliğine dolaşıma girebilmiştir. Ya da tam tersi, her türlü arayışa kapalı bir tutuculuk, oluşanı anlamada yetersiz bir hegemonya kurabilmiştir.
* * *
Şuraya varmak istiyorum: Postmodern olgular sınırsız biçimde gündelik hayatı doldurmuşken, sanat yapıtına dönük sabitlenmiş ölçütler artık bütünüyle tartışmalıdır.Disiplinler arası geçirgenlik, bilişsel süreçlerdeki hızlı ve yaygın gelişim, toplumsal/ siyasal düzeydeki dipten sarsıntılar ve sürekli dönüşen zihinsel kurgular, psişik katmanları açığa çıkarmada Dil’sel yapılanmanın tartışmasız başat duruma geçmesi, alımlama estetiğindeki çok odaklı gelişmeler, günümüz sanat yapıtını belirli sabitlikler dolayında konuşabilmeyi neredeyse olanaksız kılmıştır. Buna rağmen ve elbette bu olanaksızı denemek zorundayız, deniyoruz.
Artık, oluşanı “ anlama “ çabası öne çıkmıştır. Modernite bize şunu öğretmiştir: Yargılayan, yanılmayı göze alacaktır! Öyleyse, “ üzerine “ konuşulanla ilgili verili değerler kullanılırken hegemonik bir dilden sakınmak ilk koşul. Sanat yapıtını anlamaya/ anlatmaya çalışırken kullanılan iktidar söylemi, daha baştan kendini sakatlamış sayılmalıdır. Ama, yukarda söylediğim gibi, elbette her sanat yapıtı üzerine konuşacağız, onu anlamaya çalışacağız ve gerektiğinde de belirli ölçütleri çekincesiz kullanacağız. Aksi durumda , iletişim için gerekli düzgü ortadan kalkacağından, konuşabilmenin kendisi ketlenmiş olacaktır.
Öyleyse, kendisini yargılamaya ve dönüşmeye açık bir zihinselin içinden:
a) Hayatı, olguyu ve eşyayı açıklayıp anlamlandırmada, bilimsel veriler ve kavramlar yanında, dizgeler de sınanmalıdır. Sanat yapıtının incelenmesinde ve çözümlenmesinde, aksi kanıtlanmadıkça eldeki bilimsel açkılara saygı duyulmalıdır. Bir estetik kopma savlanıyorsa, bunun hem hayattaki hem de o sanat disiplininin kullandığı malzemedeki karşılığı açığa çıkarılmalıdır. Bu karşılığın dayandığı epistemik zorunluluk ve biçimsel süreç kanıtlanmalıdır.
b) Bir Yapı’nın içinde kalarak üretilen Yapıt, o yapıyı tanımlayan aslî ölçütlerle değerlendirilir. Örneğin, dilbilimsel, anlambilimsel verilere sırtınızı dönerek şiirinizi
savunamazsınız; Dil’sel kullanımın kaçınılmaz ölçütü olan Bildirişim’i tıkayarak mesaj oluşturamazsınız. Deneyimi, antolojiyi, bilgiyi ve yazıla geleni yok sayarak yeniye varamazsınız, hiza- istikamet alamazsınız.
c) Bütün bunların farkında bir bilinçle yapıtın kurulması, kullanılan malzemenin yadsınması değil, ama o malzemeyi içinden yetkinleştirerek dönüştürülmesi, aşılması önemlidir.Deneysel girişimler bu bağlamda izlenmeli, anlaşılmalıdır. Hayatın sınırsız zenginliğini ve devinimini içerecek sanatsal süreçlerin temelde katıksız bir deney olduğu unutulmamalıdır. Yeter ki bu deneyin düşünsel ve estetik dinamikleri, yapıtın biçeminde/ bildirisinde açığa çıkarılabilsin.
* * *
2. Bu ön notlardan sonra, şiirimizde öne alınan kimi sorunları kısaca konuşmak üzere anımsayalım:
a- Dergilerde egemen bir biçimde, şiirin tamamen tekniğe indirgendiği görülmektedir.
b- Bu şiirlerde şiirin insan üzerindeki etkisi önemsenmiyor, insanı değiştirme/ dönüştürme
olanağı göz ardı ediliyor.
c- Kimi genç şairler, 1980 şiirini atlayarak 2. Yeni şiirine dönüş sayılabilecek bir ilgiyi öne
çıkarıyor. Bu anakronik bir yönelimdir ve 1980 şiirini bir deneyim olarak atlamak demek-
tir.
d- Görsel şiir deneyimleri abartılarak poetik bir çıkış olanağı gibi sunulmaktadır.
e- Toplumsal, insancıl sorunlardan özellikle kaçınan bir şiir, gerçekliği elden kaçırmakta ve
genç şiirin önünü tıkamaktadır.
f- İslâmcı şiir adı altında yazılan şiir ideolojik bir yük altındadır ve propaganda amaçlıdır.
g- Bütün bunlar dışında ve bunlara karşın Marksist bir doğrultuda devinen ve insanın günlük hayatını soyut düzlemlere doğru geren bir şiir de yazılmaktadır.
* * *
3. Bu saptamaları hem tek tek, hem de iç içe tartışmak olanaklı. Kaldı ki şiirimiz üzerine düşünen, yazan herkesin bu konularda bir düşünceye ulaştığı söylenebilir. Tabii bizim okur-yazarlık alışkanlığımız birikimden yararlanmaya gönül indirmediğinden, her defasında sözü baştan almak gerekebiliyor. Bu anlamda yukarda kabaca vermeye çalıştığım kimi hükümleri iç içe ve poetik notlar eşliğinde sesli düşünmeye çalışacağım:
3a) Günümüz Türk şiirinde konuşa geldiğimiz temel sorunlar, Modern Şiir’in kuruluşunu izleyen yüzyıl boyunca çözümlenmiştir. Bizdeki gecikmiş modernliğin hemen tüm alanlarda gözlenen dramı elbette şiire de yansımış ve modern şiirin tözüne ilişkin temel bilgiler hâlâ ve hep tartışılmıştır. Bunun önemli ölçüde aşıldığı söylenebilir elbet; yine de , diyelim şiirsel yapı, anlamlandırma, şiirin epistemik dolayımı, alımlama süreçleri, şiirin toplumsal dolayımı vb. başlıklar altında bıktırıcı bir tartışmanın sürdüğünü, özünde dilsel bir estetik yapılanma olan şiire dışardan görevler yüklenildiğini biliyoruz.
Bununla doğrudan ilintili olarak kimi yazılarımda ben de 2.Yeni şiiriyle gereğince yüzleşilmediğinin, o süreci biçimleyen zihinselin Türk Modernleşmesi odağında bütünüyle açığa çıkarılamadığının altını çizmeye çalışmıştım. Bunun 2. Yeni şiirine dönmekle de bir ilgisi yok. Şiirimize çok önemli etkileri olan bir dönem yaşanmış ve kapanmıştır. Söylemek bile fazla: Hiçbir sanatsal süreç kendisiyle başlamaz ve bitmez. Antolojiyle, birikimle ilişkiyi de böyle anlarız. Ancak geride unutulan kimi düzeylerle yeterli hesaplaşma yapılamamış ise, Lacan’cı söyleyişle , gerçeğin eksik yanı onu beklemediğimiz yere hep döner. Elbette anakronik bir yönelim olmaması koşuluyla, ki böyle cılız tercihler olabilir ve her yaştan yığınla örnek bulunabilir , 2. Yeni konusunda yeni okumaların yararına inanıyorum. Bülent Keçeli’nin buna ilişkin bir saptamasını olumlayan Ahmet Oktay, İLE dergisinde yayımlanan bir söyleşisinde , tam da bunun altını çiziyor: “ 2. Yeni günlerinin poetik ve teorik arayışları, belki de gereksiniyor olduğu sınırlara vardırılamadan 27 Mayıs darbesiyle akamete uğrayınca, o kavga gürültü içinde yitirilen şeyin belirsizliği, günümüzün bütün bir zihniyet ve ifade etme dünyasını ister istemez kötürümleştirmişe benziyor.”
Konuyu daha öteye zorlamak anlamsız. Tarih ve gelenek Dil’sel bir kurgudur ve bazen sondan geriye doğru dönüştürülür. 2.Yeni zihinseli böyle bir kaygıyla tartışılırsa, ’80 şiirine dönük nice haksızlık da açığa çıkar, modernliğe ilişkin yığınla epistemik bulanıklık da netleşir.
3b) Modernizmin temelde bir anlam/ anlamlandırma çabası olduğunu biliyoruz. Bütün sanat disiplinleri kendi malzemesinin olanaklarını bu amaçla aşmaya çabalar. Her türlü görselliği de biçimleyen zihinsel, malzemenin sunduğu Dil’i, amaca uygun bir yetkinliğe doğru dönüştürür. Sonrasında diyalektik süreç işler ve ulaşılan görsellik/ biçim yeni bir zihinsel yapının inşâsına katılır.
Barthes’ın Saussure’ü odağa alan ama onu aşan yorumunu anımsayalım: Dil genel bir göstergebilimin parçası değil, tam tersine göstergebilim Dil’in bir parçasıdır. Yani, Saussure’cül langue-parole ayrımını aşan Barthes, sistem-söylev ayrımına varır. Artık iletişim, sözel dil de içinde olmak üzere genel dilin içinde devinir. Şöyle de söyleyebiliriz: Başta görsellik olmak üzere bütün kültürel kodlar bir Dil’dir. Görsel ( somut ? ) şiiri bu bağlamda yeniden düşünmek üzere, soruşturma konusu bir şiir yönelimini konuşabiliriz.
Anlamsal/ ideolojik ayrımlarına karşın, özellikle Heves ve artık yayımlanmayan Ücra dergilerinde izlediğimiz, öncülünü gerilerden bildiğimiz bir şiir çevresi tartışılıyor. Farklı şiirsellerine karşın birlikte değerlendirilen kimi adlar, sözdizimi, sözcük seçimi,ses örgüsü, eksiltili söyleyiş,dil sürçmeleri, anagramlar, montajlar, sözcelem kaydırmaları, vd. üzerinden dili yabancılaştırırken lirizmi iyice silmeye çalıştılar, zaman zaman görselliği öne alan şiirler yayımladılar. Okur üzerindeki etkisi bilinçle oluşturulan bu yönelimin, matematik bir kurguyla ortaya çıktığı açık.Bir akım oluşturacak denli poetik sınırları belirmese de, bu şiirlerin biçimseli öne çıkardığını,alışıldık bir duyarlık oluşturma çabasından bilinçle uzak durduğunu söylemek gerek. Bu arkadaşların şiirleri toplamına dönük bir genel tartışmanın ciddi haksızlıklar neden olacağı/ olduğu da su götürmez. Diyelim, geriye doğru Necmi Zeka şiirinde en olgun ve çağdaş örneklerini okuduğumuz bir dil/ anlam örgütlenmesi ve ses tercihi, Mümtaz Tuzcu şiiriyle birlikte önemli ve özerk bir gövde oluşturur. Ahmet Güntan, Serkan Işın ve Ali Özgür Özkarcı ‘da ortak arayışlar gözlense de, bir Ömer Şişman şiirini aynı paydaya iliştirmekte zorlanırız. Murat Üstübal ve Bülent Keçeli ise yoğun bir arayışa dayalı şiirselleriyle ayrıca üzerinde durulmalıdır. Elbette Mehmet Öztek, Barış Özgür,Zeynep Arkan, Aslı Serin gibi arkadaşları tek bir poetik salınım içinde algılamak ve toptancı yargılarda bulunmak bir akıl tembelliğidir. Bütün bu arkadaşların şiir tercihlerinde alışılageldik bir dil ve anlam kurgusu olmayabilir ve tam da bu nedenle bilinçli bir şiirden söz ediyorum; ama yine bu şairlerin insana ve hayata ilişkin sorunları dışladığını söylemek ise çok daha derinlerde bir yanlışın sonucudur .
3c) Doğrudan Dil’e dönük, yoğun teknik çalışmayı içerdiği açık olan bu yönelimlerin, şiirsel anlamlandırmayla da hesaplaşması kaçınılmazdır( Doğrudan malzeme etüdüne yoğunlaşan, görsellikle sınırlı kimi örnekleri biraz sonra konuşacağım ve onların da kendi yapılanışı içinde öneminin altını çizeceğim). Kimi şiirlerde bu hesaplaşmanın tıkanmalara yol açtığını söylemek de olanaklı. Nitekim Üstübal/ Keçeli ile bu bağlamda yazılı- sözlü uzunca sohbetlerimiz olmuştur. Özellikle Mümtaz Tuzcu şiirine yakın gördüğüm bu çizginin de, Işın-Öztek-Özkarcı çizgisinin de şiirsel anlamlandırmayla ciddi biçimde yoğrulduğu kesin. Zeynep Arkan- Aslı Serin şiirleri bu konuda daha içerlerde durmaya özenli. Ömer Şişman’ın atak denemeleri ise kendi optik ayarı içinden tartışılmayı hak eder.
Bu şiirler ilgiyle izlenmelidir. Konuyu hegemonik bir tartışmaya çekmeden, anlama çabasıyla izlenmelidir. Tam burada belki şunu da anımsamak gerekir: Dil’in kullanıldığı her alanda bir anlamlandırma çabası gözlenir.Bu çaba bildirişime dönüktür. Bildirişmeyen her dilsel faaliyet saçmayı barındırır. Yazınsal düzeyde anlamlandırma/ bildirişim ekseni işlemiyorsa, malzemenin aşıldığından değil, yadsındığından söz edilmelidir. Oysa , örneğin yayımlanan bir şirin bildirişmeyi arzuladığı açık. Biz de o şiiri yapısal olarak çözümlerken, anlamlandırma eksenini de tartışmaya açarız. Elbette, Eagleton’ın dediği gibi: “ Edebiyat bizi dramatik bir dil farkındalığına iter” ; bu farkındalığın estetik ve semantik bir duyarlığın içinde yapılandığını ayrıca söylemek gerekir mi? Roman Jacobson’dan aktarıyorum: “ Şiirsel işlevin dilbilimsel incelemesi, şiirin sınırlarını aşmalıdır; öte yandan, şiirin dilbilimsel açıdan irdelenmesi kendini şiirsel işlevle sınırlayamaz. Ana şiirsel işlev yanında öteki dilsel işlevlerin de işin içine katılması anlamına gelir.”
Öteki dilsel işlevlerin arasında elbette bildirişim öne çıkar. Dilsel bir faaliyetin kendiliğinden bu arzuyu içselleştirdiğini belirtmiştim. Sanırım sorun şiirsel semantiğe dönük duruyor. “ Şiirin insan üzerindeki etkisi göz ardı ediliyor “ saptamasını, dünya görüşüm ve varoluş kaygılarım nedeniyle saygı duyarak anlıyorum, ama poetik olarak da örtülü bir dayatmaya karşıyım. Şiirin hangi saiklerle yazılması gerektiğini doğrudan ya da dolaylı öne süren tartışmaların eksik olmadığını biliyoruz. Hele “siyaseti “ve “ iktidarı” siyasal iktidar odağında anlamış ve tartışmış bir sol geleneğin, çağdaş şiirin semantik düzeyinde duran anlamlandırma çabalarında neleri ıskaladığını bütün o vulger eleştirilerilerinde izlemekten yorulduk.Şiirsel kurgunun ve genel olarak estetik nesnenin insanı dönüştürücü etkisi çok geniş bir dolayımda gerçekleşir. Şiirin ortaya çıkış sürecinde doğrudan böyle bir amacın tartışılması bile, şiire dışardan, haddini bilmez bir yüklenmedir ve bilinçdışımıza yerleşik eski bir anlayışın yansımasıdır.
3d) “ Şiiri bütünüyle tekniğe indirgeme çabalarına” çekilen dikkat de bu aşılmış şiir anlayışının bir salınımıdır. Şiir dışındaki sanat disiplinlerinde, sanatçının doğrudan ve salt malzemenin olanaklarını sınadığı, onun dilini ötelemeye çalıştığı örnekler ilgiyle izlenir. Özellikle müzikte ve hele plastik sanatlarda bu öylesine önemsenir ki, sanatçıyı onurlandıran kuramsal açılımlara neden olur. Bu arayışa yakın durulur ya da durulmaz, o kadar. Malzemeye yoğunlaşanı “ yapıtı bütünüyle tekniğe indirgemekle “ suçlayanın, bütün bir moderniteyle yüzleşmesi gerekir. Kübizm,Minimalizm, ve hele Suprematizmle birlikte Geometrik Soyutlama gibi görsellik sistemleri doğada bulunmazlar, onları sanatçının kendisi tanımlar ve biçimler. Yani bu sistemler doğaya da, alımlama alışkanlıklarımıza da yabancıdırlar. Faşist ya da Komünist rejimlerin böyle biçimleme anlayışlarını yasaklamaları, ilgili sanatçılara cehennemi yaşatmaları tesadüf değil. “ İnsana ve topluma dönük kaygıların gözetilmesi “ talebi bana hep tehlikeli bir sapmayı anımsatır, anımsatmaktadır. Şiirin kullandığı malzemenin gündelik iletişimde de kullanılan Dil olması, aradaki gidimli/ gidimsiz ayrımının atlanarak,aslında estetik olan bir varlık nedeninin unutulmasına yol açar: Madem ki Dil’imi kullanıyorsun, o halde bana anladığım bir şey söyle!.. Oysa Dil şair için öncelikle bir malzemedir ve o malzemenin olanaklarını sınırlara doğru sınama hakkı ve arzusu ondan esirgenemez. Şiirin bildirişim ve anlamlandırma düzeyinde, yani semantik katmanda düzgün işleyişini, bunun sentakstaki dolayımını konuşmak başka şeydir ve önemlidir; ama birileri doğrudan malzemeyi sorunlaştırıyorsa , orada şiirsel kurgunun yapısal olarak düzgün oluşuna bakılır, bu deneysel çabaya yakınlık duymuyorsanız da geçer gidersiniz. Ama durumdan vazife çıkarmanın da gereği yok; yeter ki şiir yazımına ilişkin ciddiye alınır bir iktidar dayatması olmasın.
3e) Bu tartışmayı tetikleyen şiirler, genel olarak yukarda adlarını andığım genç arkadaşlara ait. Bu şiirleri eksiksiz izlemeye çalışıyorum ve bu arada doğrudan Dil’in tözüne dönük araştırmalara ya da salt görselliğe dayalı verimlere de rastlıyorum. Ama esas olarak Serkan Işın, Ömer Şişman, Burak Acar, ve özellikle Ali Özgür Özkarcı’da bakir ve elbette alışkanlıklara yabancı bir insanî dolayımı içeren biçimlenme açığa çıkar. Bu şiirlerin bir ana gövdeye çökelerek poetik bir bütünlüğe ulaşıp ulaşamayacağını zaman gösterecektir; şimdilik ilgiyle, saygıyla, anlamaya çalışarak izlemek gerek. Bülent Keçeli/ Murat Üstübal ise en baştan beri yakından izlediğim, kesinlikle semantik bir kaygının yoğunlaştığı, dizgeli bir Dil dönüşümünü amaçlayan şiirselleriyle farklı arayışı temsil eder. Poetik yapılarında kimi düzeylere köklü itirazlarım , yazılı ve sözlü tartışmalarım olmuştur. Şiirleri bana da mesafelidir, sözcük oyunlarını ve ses değerlerini yavan bulurum, kendileri bunu bilinçle öngörmüş olsalar da şiirsel kurgularında derin yapı zayıftır ve genellikle yüzey yapıda tüketilir; ama bu şiirlerin hayata dair bir meselesi vardır ve öngörülen teknik düzeyi sağlam şiirlerdir. Şiir ilgilerine ve sahici duruşlarına saygıyla tanıklık ettiğim bu arkadaşlar Konya’dan bir müdahale çabası içindedirler ve bir iktidar söylemine bulaşmaya gönül indirmeyecek ölçüde etik özene sahiptirler.
Bu çabaların korunarak izlenmesi gerekli.Bir yere varır ya da varmaz, görülecektir. Sonuçta yazılan bir şiir vardır ve malzemeye dönük bir dönüşüm arzulanmaktadır; sıcak ya da soğuk bir ilgiyle ama mutlaka nereye doğru yol aldığı, alabileceği izlenmelidir. Kaldı ki, ölümünden otuz yıl, elli yıl… sonra yazılacak olan şiiri, Dil’in taşınacağı sınırı hangi şair beyniyle ve yüreğiyle merak etmez ki !
3f) İslâmî bir tasavvurun içinden yazılan şiirle, propaganda amaçlı kötü şiiri karıştırdığı için, “ İslâmi Şiir “ tanımına katılmadığımı başka yazılarımda da belirtmiştim. Soruşturmada altı çizilenin bu ikinci yönelim olması gerektiğini düşünmek istiyorum; ki poetik olarak önemsenmemesi gereken bir yönelim. Üzerinde düşünmek bile, karşıt ama aynı epistemik yapıdaki benzerleri gibi, onu ciddiye almak demektir. Bunun nedenlerini kuşatan yığınla kuramsal yazı yazıldı.
Öte yandan Necip Fazıl’da modern bir temsile ulaşan ve İslâmî bir tasavvurun içinden yazılan şiir, günümüzde de varlığını koruyor, koruyacaktır. Antolojiyle ilişkilerinde, sözcük paletlerinde, ses örgülerinde ve zaman-mekân tasarımlarında beliren tartışmalı farklılığa karşın, 1980 sonrasında İhsan Deniz, Mehmet Ocaktan, Cahit Koytak, Osman Konuk vd. İslâmı referans alan, bir çok yönüyle moderne açık ve muhalif bir şiiri açığa çıkardılar. İdeoloji , netameli bir kavramdır ve şiiri nereden ve nasıl kötürüm bırakacağı kesinlenemez. Bir varlık tasarımını referans alan ve şiirini buna aracı kılan nice şairin çöküşünü hâla ve hep izliyoruz. Öte yandan elbette her şair bir dünya tasarımı içinden yazar, varlığı ve olguyu anlamlandırmada ideolojik tutamaklara sahiptir ama şiir yazmakta olduğunu, bunun dilsel ve yazınsal gereklerini bilir; tartışma gerekiyorsa da, bu düzeyde yapılır.
3g) Başta Marksist gelenek içinden poetik arayışını sürdüren, Dil’sel ve estetik süreçleri öne alarak yaşayan bir şiir kurmaya çabalayan şairler olmak üzere, farklı varlık tasarımlarını referans alarak varoluşu sorunlaştıran, çağdaş şiirle hiza ve istikameti gözeten, bilgiye açık, hayatın her düzeyinde iktidar duygusundan arınmaya özen gösteren, şiiri Etik’in sıfır noktası olarak kuran, yapıtı şairinden yalıtmadan ama şiirin görece özerk varlığını da bilen, insana, doğaya, hayata ve ölüme saygılı her yaştan şair, son derece zengin ve canlı bir “Türk Şiir”nden söz edebilmemizi sağlıyor. Bunca devingen ve “ Genç “ damarı güçlü bir şiir ortamında, elbette temel poetik sorunlarda tartışmalar bıktırıcı da olsa sürüyor, sürecektir. Hayatta karşılığı olanın sürdüğüne, karşılığı olmayanınsa, yapay diriltme çabalarına rağmen bir biçimde acımasızca tasfiye edildiğine ne çok tanıklık ediyoruz. Şimdilik bize düşen de, aklımız, bilgimiz ve duyarlığımız el veriyorsa anlamaya, yalnızca anlamaya çalışmak ve gerekiyorsa söz alarak ve elbette edebiyatın içinde kalmaya dikkat ederek tartışmak.
0 yorum:
Yorum Gönder