30 Mart 2008 Pazar

NESNE , DİL VE ŞİİR


Celâl SOYCAN



1/ Nesne odağında şiir- dil ilişkisi, modern şiirin neredeyse bütün sorunlarını enine keser. Nesnel dünyayla gerçeklik/ anlam düzeyinde yüzleşmeye ve sonrasında onu aşmaya soyunan bilinç, kendiliğinden gündelik dilin ( nesne- dil ) kodlarına toslar. Nesneyi somutlaştırarak bir anlamlar evreni kuran gündelik dil, “nesnel” gerçekliği adlandıran nesne-dildir ve bütünüyle ideolojik bir epistemde çalışır. Araçsal dünya toplamının etkisi doğrudan dile çökelmiştir ve bu dil hem gerçeği kavrama biçimini hem de ona müdahale yordamını belirler.

Öyleyse, nesneyle kurulan her ilişki dünyayla kurulan bir ilişki olup, bu da Dil’de somutlanır. Bu nedenle de ideolojiktir, siyasalı içerir ve tarihseldir. Tarihsel zaman ise şimdiye yerleşerek geçmişi ve geleceği sürekli yeniden kuran bir dinamiğe sahiptir ve gündelik dilin yatıştırıcı ikliminde devinir. Nesneyi, nesnelliği verili biçimiyle onaylayan bu dil, geçmişi ve geleceği şimdinin mührüne alır, dizgeleştirir ve onaylar.

Modern şiirin gerçekliği algılama, anlamlandırma ve dönüştürme çabası, öncelikle Dil’sel bir faaliyettir ve nesneye odaklı gündelik dil kodlarını aşmak üzere örgütlenir : Nesneyi ve nesnel olanı dilden söker ve onu yeni, ilk kez ve biricik olan bir ilişkiye fırlatır ; böylece de bütün bir gerçeklik/ anlam alanına müdahale eder, etmiştir.

Bunun dil ve bilgi bağlamında nasıl belirdiğini konuşmak üzere, Nesne üzerinde kısaca oyalanalım.

2/ Nesne : “ Duyulardan en az biriyle algılanmaya açık olan, uzam ile zaman içinde somut bir varlığı bulunan, bilince verilmişliğiyle ya da sunulmuşluğuyla bilincin ayırt edip tanıdığı; düşünen özneye karşı düşünülen ‘ şey ‘ : Birbirinden değişik anlama edimleri aracılığıyla bilgisine, algısına, kavrayışına ya da duygusuna ulaşabildiğimiz her şey. “ ( Felsefe Sözlüğü, A. Güçlü, E. Uzun, S. Uzun, Ü.H.Yolsal, Bilim ve Sanat yay. 2003 ) ( Bu tanımdaki “ şey “, Kant’çı Özne tasarımında farklı bir içeriğe sahiptir ve ussal eylemlilikten, özgürlükten yoksun edilgen kişiliği işaret eder.Yani Kant’ta “ nesneler alanı “yla “ şeyler “ alanı farklıdır. )

Yaygın Batı dilleri etimolojisinde “ karşıda duran “ anlamına gelen Nesne, bağlılaşığı olan Özne’nin anlaşılmasında, açımlanmasında bir açkıdır.
Öznenin karşısındaki dünya “bilince verilmişliğiyle, sunulmuşluğuyla” bir nesneler alanıdır. Bu alanda yüz yüze gelinen nesne bilgileri nitel olarak gerçek( somut, reel ), soyut ya da idealdir. Konumuz gereği oralara sapmadan ve şiirin nesne- dille ilişkisine yoğunlaşmak üzere özne/ nesne ikiliğini paranteze alalım.

3/ Kant’çı ikilikler, Modernizme içerilmiş verilerdir ve dilde tutunurlar. Özne/ nesne, iyi/ kötü, geçmiş/ gelecek, imge/ olgu, toplum/ birey, durağan/ hareketli gibi ikilikler, geçişsiz tanımlarıyla bir dünya tasarımını yüklenirler ve doğrudan dile soğurulmuşlardır ; ideolojik yapılanmanın kilit taşlarıdır. Nesnenin özneden kopuk verili gerçekliği ve kendinde saklı nedenselliği, Nesne kavramı üzerinden Özne’yi ve onun özgür eylemliliğini ketleyen bir zorunluluğa dönüşür. Özne bu “ nesnel” dünyanın gereklerine göre konumlanmalı ve eylemelidir! Bu mekanik ilişkiyi çözündüren ve ikilikleri diyalektik etkileşime sahip bir bütünlük olarak çözümleyen Marx, 18. Brumaire’deki ünlü saptamasında şöyle der: “ İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde değil, doğrudan geçmişten kalan verili koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği olanca ağırlığıyla yaşayanların beyinleri üzerine bir hayalet gibi çöker durur.”

Kısaca: Diyalektik maddeci görüş, özne/ nesne bütünlüğünün ve bu bütünlükteki diyalektik etkileşimin altını çizer. İnsan , nesnenin bilgisini edinirken hem nesneyi hem de kendini değiştirir. Yani nesneyle ilişki bir eylemliliği öngörür ve verili olan her şeyin karşılıklı dönüştüğü bir bütünü kasteder. Nesne elbette başlangıçta yasalarıyla özneyi örter; özne de bu zorunluluğu bir olanağa dönüştürerek aşar; nesneyi de kendini de dönüştürür.O halde özne/ nesne ilişkisi toplumsal ve tarihsel sürecin temel ilişkisidir, sosyo-ekonomik biçimlerin dönüşümünde nesnel koşullar ve bu koşullarca belirlenmiş öznel amaçlar rol oynar.

4/ Ortalama okurun yabancısı olmadığı bu bilgileri kısaca anımsadıktan sonra, Marx’ın insanî eylemlilik odağında çözümlediği özne/ nesne bütününü, anlama/ anlamlandırma düzeyinde bir Dil sorununa dönüştüren, nesne/ nesnel olanı özne/ öznel olana geri vermek üzere malzemesini yani Dil’i sınırlarına zorlayan, aşmaya çalışan şiirle sürdürelim.

Modern şiir, gündelik dilin ( nesne-dil ) tasallutuna karşı ve onu aşmak üzere , verili bütün adlandırmaları, anlamları ve tanımları askıya alır. Anlamlar ve nesneler evrenindeki dizilişi sekteye uğratmak üzere, nesne/ sözcük ilişkilerini söker, yatay eksende ( yüzey yapı ) ve her defasında biricik halde yeniden kurarak düşey eksende ( derin yapı ) beliren semantikle, anlamlar ve nesneler evrenini yeniden inşa eder; oraya öznenin merceğini yerleştirir; özneyi ve nesneyi karşılıklı dönüşüme uğratır.

Bu sürecin temelde ve öncelikle dilsel bir kurgu olduğunu unutmadan sürdürelim: Modern şiir, bir anlama/ anlamlandırma faaliyetidir ve bu nedenle en dinamik dilsel örgütlenmedir. Kuramla da, kuramın sonlandığı noktada söz alan felsefeyle de Dil/ Söylem olarak farklılığını ve üstünlüğünü buradan kurar. Nesneye ve nesnel olana giydirilmiş dil kılıfını parçalamak üzere elindeki malzemeyi, yani biricik olanağı halindeki Dil’i aşar ve kendi gerçekliğini açığa çıkarır. Bunun için, nesnel olanla öznel olanı ayıran dizgesel ve anlamsal zarı parçalayıp öteye geçer. Zamanı emerek biriktiren, böylece de ben’in bilinçdışıyla temas edebileceği bir mekân kuran nesneyi Dil’e soğurur ve onu yatay/dikey yapıda söküme alır. Yıkılıp giden zamanı, Bergson’cu söyleyişle “ ân”ı yeniden deneyimlemek olanaksızdır; ancak nesnelere çökelen kayıt hepimize Bachelard’cıl bir mekân sunar. Nesnelere değil, oralardaki mekâna tutunuruz, yerleşiriz. Şair, nesnelere çökelen ve şimdiyi keserek geçmiş ve gelecek bir sonsuza kayıtlı bu zamanda / mekânda dili yeniden örgütlerken, kendi özneliğini aşmak üzere ben’ini nesneleştirir, dönüştürür ve böylece nesneyle özne arasındaki dilsel ayrımı yok eder. ( Bu süreçte bilinç kendi karşıtını açığa çıkarmakla ıralıdır; yani ben’e ait bilinç kendini nesneleştirirken, varoluşa kendi yokluğunun bilinci içinden dokunur ki bu bilinç, Hegel’in kavramıyla “ Yaralı Bilinç “ tir. )

5/ O halde, şiirin örttüğü nesne, şiirin zamanına/mekânına çekilmiştir ve oradan anlamlandırılmayı bekler;şair-özne’nin bağlılaşığı durumundadır ve onun kendini nesneleştirmesi sürecinde özneleşir. Ad’lar ve anlam’lar halinde çakılı, hatta içi boş bir işaret olarak kayıtlı sözcüklerle nesneler arasına bırakılacak dilsel mesafe, şairi de okuru da yeni bir deneyime/ gerçekliğe açar. Başka bir söyleyişle, şiirsel söylemde nesne, içe kayıtlı olmaktan, kendine saklı durumdan alınarak şair-özneyle bütünleşmiştir ve yeni bir gerçeklik kurgusuna katılmıştır.Kendi zamanı, mekânı, dizgeselliği ve anlamlandırmasıyla şiir, geçişli bir özne/nesne bütünü içinden dünyaya müdahale etmiştir.

Duyusal bireşimle sezilen anlam alanları, çağrışımsal düzeyler, katlı gerçeklikler Nesne-dil’den Dil-nesne’ye emilmiştir; dil nesneleşirken, nesne de dildeki bekâretine doğru fırlatılmıştır.Elbette şair-öznenin de, alımlayıcının da kendi hikâyesiyle yüklü nesne, şiirde yeni ilişkilere girmiş, yeni görünümler kazanmış, yeni anlamlara sürtünmüştür; şairin de okurun da kodlamakta zorlanabildiği bir dizgede dil, nesneyi de özneyi de ötekileştirmiştir. Bu ise dünya için bir doluluk vaat eder ve Yaralı Bilinç orada avunur. Doğanın insana geri verildiği, yabancılaşmanın aşıldığı bir dilsel olanak tam da buradan uç verir.Toplumsalın, siyasalın, tarihin ve yargının çözündüğü, ideolojik olanın sekteye uğradığı, bilinçdışının ayaklandığı, “dilden sürülmüş olanın geri döndüğü” ( Lacan ) mekân burasıdır; şiirin mekânı…

6/ Nesneyle ilişkide şair-özneyi beriye çekerek doğayı yüceltme, onu aşkınlaştırma eğilimi elbette bütün bu konuştuklarımızın dışında kalan eğilimlerden biridir ve şiirimizde izi sürülebilir.Bu anlamda kimi yerleşik saptamalar da ters yüz edilebilir, edilmelidir. Nesne fetişizmi çoğunlukla retoriktir ve kötü bir “ felsefe “ içinden kurulur. Bu çizginin nesne-dil’le de uzun boylu bir sorunu yoktur, belki onu derinleştir de. Söylemek bile fazla: Nesne fetişizmine dolanan şiir varoluşu sorunlaştırmaz; “anlamlandırmalar”ın değil ama ürettiği “anlamlar” ın peşindedir; aforizmalar kurarak ilerler.
Özne/ nesne töz dönüşümüne kayıtlı şiir ise anlamlar değil sorularla sürerek barok bir dünyaya bırakır Dil’i. Orada insanî eylemlilik öndedir ve şiir bunun olanaklarına açılır. Geçmiş ve gelecek, orası ve burası, baktığım dünya ve ben, ölüm ve doğum, ata ve torun, masal ve matematik, kaos ve kozmos, boşluk ve mekân, mekân ve zaman.., biri ötekidir ve dinmez bir devinimle sürer bu diyalektik. Şiir buraya sokulmayı dener ve bunun için elindeki biricik olanak Dil’dir ; nesneyle, nesnel olanla, verili bilgiyle, anlamla, erkle ve huzurla başını belaya sokmak üzere Dil’in dizgesine ,sözcük ilişkilerine, anlam alanlarına saldırır. Ama önemlidir: Anlam alanlarına saldırırken anlamın iptalini öngörmez ; tam tersine ,her Dil’sel faaliyetin bir anlamlandırma çabası olduğunu ve bildirişimi arzuladığını bilir. Bu yönüyle de toplumsaldır, politiktir, söyleşimseldir ve sonuçta demokratiktir.

Okura verebileceğim örnekler de, kaçınılmaz olarak benim sorunumu doğrular: Bu yazıyı çağdaş şiirimizin iki büyük ustasını; Ahmet Oktay’ı ve özellikle Özdemir İnce’yi anarak bitiriyorum; ve elbette orada ve burada dil kozasında fısıltılar ören Sina Akyol’u ve Ahmet Ada’yı.

Hiç yorum yok: