KOD ADI : MERSİN
celâl soycan
“ Kent “ sözcüğü modern zamanlara ait çağrışımlarla yüklüdür ve bir mühendislik tasarımını öngörür. Bu tasarımda “ insan “ her şeyden önce sayısal bir girdidir; planlama disiplini içinde özne olarak değil ama belirleyici ağırlığı olan nesneler öbeğinde yer alır.
Bunun minör ölçekte yapı tasarımını yani modern mimariyi nasıl etkilediğini biliyoruz: Kıta Avrupasını görece dışarıda tutarsak, özellikle kuruluş süreci hiç sonlan(a)mayan kentlerde, örnekse ülkemiz genelinde yapı tasarımının insan odaklı olmadığını söylemek bile fazla.
“ Şehir “ sözcüğünde ise insanî yük öne çıkar : Şehrin sesi, devinimi, parselasyonu, hikayesi, gündelik hayata dair imgesi , o şehirde yaşayan insanı kendiliğinden içerir. Yapılar insan odaklıdır; çok özel toplumsal koşullar dışta tutulursa , doğayı içine almak , en azından onunla iletişimi açık tutmak üzere kurulmuştur.
Kentli birey yalıtıktır , koruyucularla donanmalıdır, donanmıştır; kenttaşlarla yüz yüze gelmeden ama onlara sürtünerek yaşar. Şehirli ise hemşehrileriyle hemhaldir, gündelik hayat büyük ölçüde ortak yaşarlık değerleriyle yüklüdür; kişi ötekiyle yüz yüze yaşar, selamlaşır . Kentlerin aksine, şehirlerde ölü evleri daha kalabalıktır.
* * *
Çağdaş kent mimarlığının iki büyük kurucusu da, tam bu bağlamda iki zıt uçta durur: Postmodern mimarinin “ papazı “ Le Corbusier, yapıyı görmek ve gözlemek için tasarlar ve dışarıyı içeriye dahil etmenin çizgilerine yaslanır; “ varlığımın koşulu görmemdir “ sözünü boşuna söylememiştir !
Öte yakada Adolf Loos ise, geliştirdiği Rahim Mimarisi’yle bireyi “dışardan kurtarmayı” amaçlar . Modernist mahşerin ilk büyük sosyologu ve düşünürü George Simmel’ in metafor deyimiyle “ İçsel Sığınak “ , Loos’ ta somut mekâna dönüşür. Anımsayıp geçelim: Elizabeth Grozs’da konu iyice radikalleşir ve kentsel mekânın bütün öğeleri gövdenin organıdır.
* * *
Şair dış gerçeklikle ve nesneyle ilişkisini, öncelikle bir mekân ve ona içkin durumdaki zaman içinden ve bunları sorunlaştırarak kavrar. Mekân / Zaman sarmalını şairin içsel sığınağından yaşadığı odaya, oradan da sokağa, çarşıya, mahalleye ve şehre taşıyabiliriz.
“Kent” olgusunun da elbette güçlü bir şiirsel açılımı vardır; Badelaure’e kadar yorulmadan hemen yanı başımızda, kendi şiirimizden güçlü örnekler bulabiliriz. Necatigil’i anımsamakla yetinelim.
Benim Kent’le ilişkimse hep netameli olmuştur. Örneğin üniversite yıllarımda ve sonrasında İstanbul’la hiç yüz göz olmadım, olamadım; aramızdaki soğuk mesafeyi ikimiz de özenle koruduk.Gereğince oyalandığım ama beni içine almayan yerler arasında, doğduğum ve üniversiteye gitmek üzere ayrıldığım Antep, on yıla yakın görev yaptığım Konya var, Antalya var. Beride ise yirmi yedi yıldır sarmaş dolaş yaşadığım şehrim, kardeşim Mersin !
Fiziksel koşullarıyla, coğrafyasıyla, sıcağıyla, farklı etnik/ dinsel kökenli insan mozaiğiyle, florasıyla, tarihî çevresiyle ve haldeki yorgun sosyal gövdesiyle aklım, yüreğim, vicdanım, saklım ve aşikârım Mersin! Nemli avuçlarını hep avucumda duyduğum öncesiz ve sonrasız kız çocuğu…
* * *
Liman havuzu şehir merkezine bir içki masası gibi konumlanmıştır; ona ulaşmak için şehir merkezinin herhangi bir noktasından denize doğru on dakika yürümek yeterlidir. Havuz hep durgundur ve martı öbeklerinin sürtünmeleri dışında, sonsuz oluş halindeki Akdeniz suları kımıl kımıldır. Hemen arkanızdaki Toros dağlarının saçlarını ensenizde duyarsınız ve şehrin ana koridorlarından akan nefesiyle soluklanırsınız.
Bir liman ve ticaret merkezi olarak daha 19. yüzyıl ortalarından başlayarak kurulduğu için, çok önemli tarihsel çevre zenginliğine karşın şehir hep acemidir ve sarsak adımlarla gelişir. Benzersiz kozmopolit yapısı, devletin ve devlet geleneğinden beslenen çevrelerin bilinen projeleri etkilemedikçe, gündelik hayatın hiçbir alanında kendini ele vermez. Her inançtan Mersinlinin ortaklaşa kullandığı şehir mezarlığı bu anlamda bir simgedir.
* * *
Doğuda on yıla yakın süren acılı savaş, Mersin’e önemli ölçüde Kürt nüfusun – gönüllü ya da zorunlu – göçmesine neden oldu. Önceden de var olan Kürt hemşehriler, zaten Mersin’e uyum sağlamışlardı ve karşılıklı kültürel etkileşimleri yanında. Şehrin ekonomisine her düzeyde önemli katkıları vardı.
En az iki yüz elli bin kişilik son göç dalgası ise, elbette sayısız insanî dramatik sorunlar yanında, doğrudan Mersin’in fiziksel ve sosyo-kültürel yapısını da etkilemiş ve geri dönüşsüz bir kırılmaya neden olmuştur. Şehrin bütün organları, omurgası, aklı ve yüreği bu göç dalgasının ağırlığıyla yorgundur. Göç eden insanlarımız kendi hikayeleri, acıları, doğruları ve yanlışlarıyla ve tartışmasız yoksullukları ve yoksunluklarıyla buradadırlar.
Parklarda, kuytularda, kalabalık olmayan şehir mekânlarında ürkek dolaşan yaşlı Kürt erkekleri, kadınları ve elbette bütün bir hayatı ve hayatımızı bir suç belgesi gibi önümüze bırakan ne çok çocuk…çocuk ve çocuk ! On yıl önce ilkokul öncesi çağında mendil satarken tanış olduklarımız, şimdilerde delikanlı, işsiz ve yaralı bakışlarla sokaklarda dolaşmaktalar.
Onlarca yıl hemen tek bir Mersin’li çocuğun yüzdüğünü görmediğim Liman havuzunun kirli sularında onlar ne çokturlar ve inanın bana Kürtçe yüzerler. Balık pazarında tezgah altı ucuz balıkların müşterisi yoksul Kürt kadınlarıdır ve şehrin sokaklarından hıçkıran bir bellek gibi geçip giderler. Nevruz’larda ve siyasal mitinglerdeyse aynı kadınlar renkli sular gibi meydana akarlar ve bin bir tınılı kağıttan sesleriyle Kürtçe şarkılar söylerler. Çiğnenmesi yasaklanmış park çimenleri üzerinde, incitilmiş bir hayatı avuturcasına yayılırlar ve kim bilir belki böylece bu toprağa ait olmayı denerler.
Çan ve ezan seslerine, deniz ve dağ uğultularına, Mersin’in benzersiz yavaşlıkta akan zamanına , genç irisi şaşkınlığıyla yordam arayan modernleşme çabalarına, yokuşsuz yollardaki tembel yürüyüşlere şimdi ağır başlı bir Kürt kilimi serilidir.
* * *
İnsana ve hayata dair, yaşama ve ölüme dair, kalmamaya ve gitmemeye dair, çocuğun ve kadının ve yaşlının kadîm ve kimsesiz harflerine dair ve bir metni taşıyan Babil’li yüzlere dair acılı bir Barak Havası’dır şimdilerde Mersin.., Mersinim… Adalet duygusunu, vicdanı, suçu ve bağışlamayı, avcı değil av olabilmeyi defterime bağışlayan mavi kızım benim… “Hayata katlanmak istiyorsan ölüme hazırlan “ ( Si vis vitam, para mortem ) cümlesini sevincime ve Dil’ime bağışlayan şiir annem; şimdilerde devrik bir akvaryum gibisin ve ters giyilmiş bir ayakkabıyla dolaşıyorum hırpalanmış kasıklarında. Geçici süre hizmet dışısın ve kulaklarım “ Mersin için iftar vakti” diyecek o hayırlı seste.
Yazmaya çalıştığım şiire bir zorunluluk ve bir olanak halinde sızan her duyuyu, travmayı, bilinçdışı katmanları, varlığa ve varoluşa ait bulutsu heceleri, ölümü hayata dahil etme ahlâkını, kalmanın sabrını ve mesafe bilgisini, sularımda çırpınan sorguç balıkları ve yanıtların gülünç ritmini Ayn’ama düşüren kuşbaz babam … Akdenizden üstü başı toz içinde çıkan dalgın erkek ; yalnızca seyretmeye çalıştığı kavgalardan hep dövülerek ayrılan ikizim !
Bir Modigliani tablosundasın; uzun ve incitilmiş boynunla , menekşe mili çekilmiş bakışsız gözlerinle : - Kötülüğü gördüm artık, eskisi gibi bakamam iyiliğe ! diye sızlanan sesine ekliyorum şiirimi ve içimize doğru birlikte sesleniyoruz .. Rigoletto ! Rigoletto !
* * *
Bana taş yontmayı, çekül tutmayı öğreten şefkatli ustam, bebek elli dedem… Sessiz aryalarımın kekeç librettosu, sözcüklerim kirlenmesin diye bana göğü altında sığınaklar açan kibar gelinim… Denize bakma derslerinde taşı ve yavaşlığı sevdiren , sevdiğim kadının gelişini vadeden kıyı kahvelerinde şair kardeşlerimle kuyu dibi suskuları paylaştığım sırdaşım, kardeşim Mersinim …Seni adından öperim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder