2 Mayıs 2008 Cuma

BİR “ SORUN ” OLARAK ŞİİR


celâl soycan



şiir ve dolayımları

Diğer sanat disiplinlerinde olduğu gibi, şiir üzerine de bir konuyla sınırlı konuşabilmek neredeyse olanaksız. Her şeyden önce “ dilsel bir kurgu “ olan şiir, salt bu nedenle Dil bağlamlı konu başlıklarıyla doğrudan ilintilidir. Dil’in kullanıldığı her koşulda, bir “ bildirişim “ kaygısı belirdiğine göre ( Dil’i, doğrudan malzemenin olanaklarını sınamak üzere biçimleyen ve şiiri kendi üzerine kapayan deneysel çabaları dışta bırakıyorum ), kendiliğinden bir anlama, anlamlandırma çabasının varlığı da tartışılmaz. Bu kez de anlambilim, yorumbilim, göstergebilim, alımlama estetiği gibi alanlara sarkmak kaçınılmaz.

Şairin anlamak, anlatmak üzere Dil’le / Dil’de giriştiği bildirişimsel didişmenin berisinde, bilinç ve yaşantı içeriği katmanları halinde , kişisel düzeylerin varlığı düşünülürse, psişik yapıların, örneğin çocukluktan beri süre giden travmatik süreçlerin, bilinçdışı yapılanmaların, dünyayla temas sonucu biriken hikayelerin ve bunlarla yüklü Dil tasarrufunun “ Şiir “ dediğimiz yapı içindeki kurucu payını teslim etmek zorundayız

Daha bitmedi: Dilsel bildirişimin tamamlanabilmesi, gönderici ile alıcı arasındaki ortamla , ileti konusu mesajla ve bu mesajın alıcıya ulaşabilmesiyle olanaklıdır. Şiirde bunun bir yapı sorunu olarak öne çıktığını biliyoruz. Bu yapının iki yönünü anımsayalım: Hem şiirsel söylemin içinde biçimlenen mesaj oluşacaktır, hem de alımlayıcı, bu mesajı alabilecek dilsel / kültürel donanıma sahip olacaktır.

Çağdaş şiirde şiirsel gerçekliğin (görsel ve özellikle düşünsel) imge dolayında belirdiği düşünülürse, bu kez de karşımıza İmge kavramı ve ilintili alt başlıklar çıkar, çıkacaktır. Şiirsel biçemin/ biçimin içerdiği düşünsel/ işitsel ses örgüsünü,felsefeden gökbilimine disiplinler arası bilgi geçişlerini, antolojiden ve yazılmakta olan şiirden haberli olma zorunluluğunu da bir kenara yazalım; sonunda şuraya varırız:Bir başlık altında şiirin bir sorununu konuşmak gerekli ve mümkün ; ama her sav ve saptama, her bağıntı ve açıklama bir yandan şiirin kapsadığı – yukarda özetlemeye çalıştığımız – diğer başlıklar altında da doğrulanıp desteklenmelidir ; aynı sorun diğer çağdaş sanat disiplinleri içinden de benzer epistemik açıklığa ulaşabilmelidir. ( Bu son cümleciğin altını çizmek üzere, Oktay Rıfat’tan önemli bir alıntı yapıyorum: “ Yeni şair bilirim, yeni resmi sevmez, daha doğrusu resmi sevmez. Yeni ressam bilirim musikiye, yeni şiire yabancıdır. Oysa ki bir çağda güzel sanatların çeşitli kollarında beliren eğilimlerde bir yakınlık, bir benzerlik vardır. Nasıl olur da şiir yazarken, yeni bir eğilimin etkisinde kalan şair, yeni resimde başka bir biçimde karşısına çıkan o eğilimi yadırgar? (….) Eskiden bir şair mutlaka, o çağın resmi demek olan yazıdan anlardı. Çünkü eski çağın şiiri, musiki yazısı, yapısı da bütündü. Fransa’da yeni resim, yeni şiir, yeni musiki el ele yürüdü. Yeni şiirin önderlerinden Apolloniaire’in resimde Cubisme’in gelişmesinde büyük payı olduğunu herkes bilir. Eluard’lar, Picasso’lar hep birlikte çalıştılar. (….) Şiir, Resim, Musiki, Heykel, Yapı günün birinde sonu gelecek bir çığırın içinde el ele gidiyorlar. Öyleyse kendi konuştuğu dili resimde anlamayan şaire, aradığını şiirde görünce yadırgayan ressama ne demeli! (….) Sanatçıyım diye ortaya çıkan kişinin kendi sanatı dışında sanattan anlamaması akıl alacak şey değil. Böylesine aydın bile denmez. ( Aydın Olmayan Sanatçı, 1956 )


şiirin varlıksal özellikleri


Şiirin anlamsal ve sözdizimsel bütünlüğüne ilişkin yukarda özetlediğimiz bağıntıların odağındaki sorun ise, şiirin varlıksal ( ontik ) özellikleridir. Basit olarak söylersek: Şair niçin yazma gereği/ zorunluluğu duyar; ya da , kullandığımız gündelik dil hangi saiklerle yetersiz kalmaktadır ki, okur/ şair olarak şiirsel söylemi seçeriz? Şiirle bu anlamda ilgilenen her birimizin kendi poetik çevrimimiz dolayında bir yanıtı vardır elbette; ancak bütün bu yanıtları enine kesen bir çözümleme, yaklaşım, açımlama da vardır, olmalıdır. Genel olarak sanatın varlık gerekçesi olan, özel olarak da şiirin dille ve anlamla gerilimli ilişkisini gerekçelendiren öyle bir temeli açığa çıkarmalıyız ki, modern şiirin bütün kuruluş mantığını içerebilsin.

Konuya bu ön gerekle eğilenler olmuştur ve elbette en azından bir tutamak oluşturucu saptamalar yapılmıştır. ( Bu konuda aforizmatik, retorik söylemlerin ve içi boş-abartılı, hiçbir kuramsal dayanak aramaksızın ileri sürülen nitelemelerin dikkate değer olmadığını söylemek bile fazla.) Örneğin Yücel Kayıran, bugün yaygın olarak yazılan şiirin temel özelliklerinden birinin epistemik olduğunu, bu şiirin enformasyonla kurulduğunu ve şairinin zihin düzleminden konuşmakta olduğunu söyler; kendi şiirini de dahil ettiği öteki yana “ felsefî “ şiiri koyar ve bu şiirin ontik durumu içerdiğini ve şair-öznenin içinde bulunduğu varolma sürecinde yaşadığı tinselliğin içinden konuştuğunu öne sürer. Bu şiirin ortaya koyduğu bilginin ise enformasyondan değil öznenin içsel deneyimi sonucunda, kendi varlık durumundan ortaya çıkmış olduğunu ekler. (Gösteri Dergisi, Aralık 2005 )

Kayıran’ın şiirin içsel deneyimle kurduğu bağıntıyı dikkate alıyorum ve bunun daha önce farklı argümanlarla da kurcalandığını biliyorum. Örneğin Süha Oğuzertem’in hazırladığı ve Kanat yayınları tarafından bu yıl yayımlanan. Leylâ Erbil’de Etik ve Estetik kitabında Orhan Koçak’ın daha önce bir dergide yayımlanan çok önemli bir çalışması okunmalıdır. Leylâ Erbil: Deneyim ve İmkansızlıkları başlıklı bu yazı, “ Deneyim “ kavramını yaratıcı faaliyet açısından çözümler . Kayıran’ın asıl öne aldığı konu ise, “ Felsefî Şiir “ dir ve bu tanım altında bazı poetik açılımlar yapar. Benim özellikle verimli bir tartışma beklediğim başlık, dilbilimsel bağlamda Kayıran’ın kimi çıkarımlarıdır. Bu çıkarımların kuramsal temeli oluşturulmadığı için ya da Kayıran bu çıkarımları boşlukta bıraktığı için, örneğin Semih Gümüş tarafından bir çok açıdan yanlışlandı. Bununla ilgili bir örnek olması bakımından, daha sonra başka bir yazıda konu edineceğim, Kayıran’ın şu sözlerini anımsayalım: Yazar, şiiri oluşturan kelimelerin , dilbilgisi bakımından gösterge sayılsa da, şair açısından böyle olmadığını belirterek, kelimelerin “ şiirde açığa çıkan varlık durumuna ait ses birimlerinin taşıyıcıları olduğu “ nu belirtir. Bu saptama elbette bir yönüyle doğrudur ve bunun için “ sözlü kültür / yazılı kültür “ ayrımında dilin , oradan da zihinselin yapılanışına gitmek gerekiyor. Bu durumda da, okur yazar olan kişinin sözlü kültür içinde beliren dilsel/ zihinsel duruma nereye kadar dahil olabileceği, içsellikte dilsel deneyimin nasıl bir örüntü içinde belirdiği konuşulabilir, konuşulmalıdır. Kayıran, tartışmayı buralara taşımadığı için, okurun önüne koyduğu sorun, Semih Gümüş’ün deyimiyle “ Kunt “ tur ve işlenmelidir.

İ. Mert Başat’ın değinileri ve Heidegger

Şiir üzerine düşünen başka bir şairin, İsmail Mert Başat’ın yaklaşımı, dilbilim / anlambilim verileri içinden ufuk açıcı bir sağlamlıktadır. Başat’ın getirdiği açıklama, şiirin diğer düzeylerini de bakışımlı biçimde birbirinde doğrulama gücündedir. Kısa bir alıntı gerekiyor: “ … düşünceyi dilin ancak kendi kalıplamaları içinde yol almaya zorladığı ve kendi kodlamaları üzerinden akmaya mecbur bıraktığı görülür. Dil, semboller, kodlamalar üzerinden ayrı bir örüntü kurarken kendi yapısına taşıtamadığı düşünceyi de eğer,büker. Kendi vagonetlerine sığmayan düşünce akışlarını ise kesip parçalayarak onu yok’sar. Dilin nesne ve olgular ile, benim algım; benim düşüncem ile, ötekinin düşüncesi arasında kurduğu iletişim hem nesneyi, hem dışa taşırılan düşünceyi bir optik kırılmaya uğratır. Ve sonuçta dil, nesnel gerçek yerine , kendi gerçekliğini dayatır. Bu nedenle dil- düşünce ilişkisi, dilin yapısı gereği hem düşüncenin nesnel gerçekliklerle ilişkilenimini, hem de düşüncelerin kişiler arası aktarımını eksiklendirerek ve kendi kanalları içinde yol almaya yönlendirerek sorunlu bir iletişim ( eksik ve sapmış anlamda bir iletişimsizlik ) haline sokar. “ ( İ. Mert Başat, Buyruk ve İtaat, sh.179, Everest 2006)

Başat’ın buradan sonra “Şiir “ sorununu , eksik ve sapmış anlamdaki iletişimsizlik karşısında dilin olanakları içinden bir çıkış arayışı biçiminde formüle ettiğini öğreniriz. Bu bağıntının Heidegger’cil bir tonu olduğu açık. Heidegger’in, sorunu özel olarak şiirle sınırlamadan sanatın tümü için kurcaladığını biliyoruz : Sanat eserinde olan şey, Hakikatin Gerçekleşmesidir; varolanın kendi varlığında açılmasıdır. Heidegger bu saptamayı temellendirmek için Dünya ve Yeryüzü kavramlarını kurar : Dünya “ kendi tarihimizin bizden alınmış ve terkedilmiş, bilinmeyen ve yeniden sorulmuş özlü kararlarının çıkıp geldiği yerde olup durmaktadır ve sürüp gitmektedir. “ Yeryüzü ise ancak sanat eseriyle var’laşır, bir açıklığa kavuşur. “ Kendini kapatan şey “ olan Yeryüzü, sanat yapıtıyla açılır, görünür olur. Böylece karşıt iki şey olan Dünya ve Yeryüzü arasındaki boşluk sanat eseriyle tamamlanır ve bu nedenle “ Hakikat, sanat eserinde oturur”. Özetle, “ Hakikatin gerçekleşmesi” sayılan sanat, Dünya/ Yeryüzü ikiliğini de durdurur.

Dilde farklı bir devre sayılabilecek şiirin oluş halini anlamak üzere bir başka ikili de ufuk açıcı olabilir : Hayat ve Yaşantı. ( Bu ikiliği, Şiir/Dil ilişkisi dışında bir bağlama göre açımlayan İskender Savaşır’ın önemli bir yazısı için : Defter, Bahar 1995, sayı 23 )

Hayat, benim içine doğduğum,öncemde var olan, sonramda da sürecek olan nesnel bir olgudur. Maddiliği ve süreçselliği bana dışsaldır. Onu, onunla temas edebildiğim ölçüde bilebilirim ve kendimi onunla sürtüşerek biçimlerim. Bu sürtüşmenin acısını azaltmak üzere, Simmel’in kavramlaştırdığı bir sözcükle, araya Mesafe koyarım. Böylece berideki İçsel Sürecim olan Fenomenal Bilinç’i yaşantı içeriğime alırım. Hayat varlığı veri alır ve farklı epistemik düzeylerde ( bilim, ideoloji, din, siyaset, vd. ) huzur arar, bulur. Özne / nesne düalitesi üzerine kurulu olan Hayat, bireye özneliğini vaat ederek onu merkeze alır, nesneyi araçsal kılar. Böylece özneyi doğanın dışına çeker ve bakışını oradan düzenlemesine yol açar.

Yaşantı ise özne / nesne düalitesini bir yabancılaşma halinde algılar ve birini merkeze alarak sükûn bulmaz; bu nedenle doğaya bakmaz, ama onunla bakışır ; nesneyi öznesine katmanın, özne-nesne olarak doğaya katılmanın yordamını arar. Dil’e ve Dil’de bir teselli gibi duran “Ben bir başkasıdır “ cümlesini sürdürür: Başkası da Ben’im .
Hayat bana varlığı sunar ve varoluşuma yaymaya çalışır; Varlık’ta Hiç’liğin barınmasına izin vermez. Hiç’liğe bulaşma endişesi Yaşantı’ya içkindir ; Yaşantı , varlıkta huzur bulmaz, çünkü varoluş sorunsalıyla damgalıdır. Ötekilerin de toplamını içeren Hayat, benim Yaşantı’ma dışsaldır; Levinas’ın dediği gibi, ötekilerle ancak “ yüz yüze “ gelebilirim. Hayat’ın kamusallığıyla Yaşantı’mın tekilliği arasındaki gerilimi doğrudan Dil’de deneyime alırım, oradan anlamaya, anlamlandırmaya çabalarım. Fenomenal bilinç içeriğimi açığa çıkarabileceğim biricik olanak Dil’dir. Buradan:

dil insan için bir olanaktır

Hayat, otoritenin ve dizgeli sürecin nesnel bir örüntüsüdür ve gündelik dilin ( gidimli dilin ) kodları içinde devinir, onunla sürtüşmez. İletişimin gürültüsüz ve kesin olmasını bekler; indirgeyici/ örtücü özelliğini saklar ve söylemselin yapılandırdığı kamusal bağıntılara dilden sızarak yeniden üretir.
Yaşantı ise gündelik dildeki çatlaklardan derin karanlıklara sızarak kendini arar, bütünlemeye çalışır, dilin dizgesini ve sözcüklerin anlam kapasitesini zorlar; çünkü kendiliğe ait şüpheleri ve duyusal örüntüyü gündelik dilin olanaklarıyla açığa çıkaramaz. Yaşantı, Hiç’liğe bulaşma endişesini ( korkunun nesnesi bilinir ; oysa endişenin nesnesi belirsizdir ve bu nedenle endişe duygusu, korkuyla kıyaslanmayacak ölçüde derin bir insanî dağılmayı işaret eder ) savuşturmak üzere içsel dinamiklerine ve dışarıdaki nesneye dönük her hamlede gündelik dilin kabuğuna çarpar, çünkü gündelik dil sorunlaştırmaya direnir. Hayat, Yaşantı’nın kendi dinamikleri içinden kavranmasını kabullenmez, akıl dışına sürer ; nesnenin ise tarihi, tanımı, zamanı ve anlamı dil’de sabitlenmiştir. Yaşantı bu sabitlikte hiçbir açıklama bulamaz ; duyusal karmaşa, sezgiler, çağrışımlar, toplumsal/ bireysel bilinçdışı yapılanmalar, ve öncesiz- sonrasız süre giden çocukluk ömrü her türlü sabitlikten ve açıklıktan kayar. Bütün bunların Dil yapılanması içinden işlediğini biliyoruz.

Tam da bu nedenle : Dil bir sorundur ve olanaktır.

İnsanın yakınına sokulan, içerden/ dışardan bütünlemek üzere onu açmaya çalışan her kavram, önünde sonunda onun Dil’le/ Dil’de gözlenen macerasına kilitlenir. Soyutlamayı, analitik düşünmeyi olanaklı kılan Dil, sözcük dağarıyla ve dizgesiyle kendinde bir dünya’nın açıklığına sahiptir; dil, tasallut edemediğini kapatır ve bilinçdışına sürer. Sözcüklerin maddileşmesine direnir ve gösterge düzeneğindeki işleviyle yetinmesini ister.Oysa, en sıradan dilsel faaliyet olan Ad’landırmanın bile gerisinde bütün bir toplumsal hikaye yatar. Ad, bağlandığı nesnenin tözüne dönüşür, eylemlidir ve varlığa ilişkin bir dünyayı yüklenir ; ama hayat ve onun tutunduğu gündelik ( gidimli ) dil bu bağıntıyı taşıyamaz ve sözlü kültüre ait dilin/ sözcüklerin bu dinamik özelliğini ketler, yazılı kültürün dilsel tasavvur dünyasına öylece yerleştirir. Öte yandan, nesneyle kurulan her ilişki, dilde ve eylemde onu indirger, nesneyi özne/ nesne düalitesi içinden ve insan için işlevselliği bağlamında anlamlandırır ve Ad’ını özneye yabancılaşmış bir doğanın örtüsü altına süpürür. Bu nedenle Platon’un 7. Mektubu’nda şöyle söylenmiştir: “Bir varlığın bilgisini elde etmek için bilinmesi zorunlu üç şey vardır; bilim dördüncü şeydir. Birincisi ad,.. “

şiirin oluş hali üzerine bir eşik

Varlığa ulaşmada daha ilk adımda onun Ad’ına toslayan Dil, duyusal bireşimleri, deneyimleri, düşleri, bilinçdışı öteki yapılanmaları ; kısaca fenomenolojik bilinç katmanlarını nasıl kabullenerek onları bir açıklığa, sabitliğe, ötekiyle paylaşıma taşıyacaktır, taşıyabilecektir? Gündelik dilin bütün bunları dışarıda bırakmak üzere yapılandığını biliyoruz. Kaldı ki, yukarda İ. Mert Başat’ın değindiği üzere, Dil süre giden gerçekliği kendi kodlarıyla yüklenir, oradan biçimler anlamlandırma dizgesi içinden büker, kırar ve emer ; vagonetlerinden taşanı da yok sayar.
Peki düşünmek, anlamak, bütünlemek, bildirişmek ve açığa çıkarmak için Dil’den başka olanağı olmayan insan, bu dilsel sorunu aşmak üzere onu bir olanağa çevirebilir mi, nasıl çevirir ? Şiirin Oluş Hâli’ni buradan konuşabiliriz.

İndirgeyen, ketleyen, gizleyen, örten ve saptıran Dil, tam da bunları örgüleyen dizgeselliğiyle şiir için bir olanaktır. Gündelik ( gidimli ) dilin anlamı sabitleyen örtüsünü çözündürmek üzere doğrudan sentaksa yönelen şiirsel söylem, sözcük ilintilerini her defasında yeniden belirler; sözcüğü yazılı kültürün içinden tanımlayan ve onu bir işarete indirgeyen zihinseli bozarak, sözlü kültürdeki tanımıyla , sözcüğe eylemliliğini ve dinamizmini geri verir (Sözcüğün ve dolayısıyla da dilin kurduğu tasavvur dünyasının sözlü kültürden yazılı kültüre nasıl değiştiği ve şiirin bu bağlamda sözcükle nasıl ilişkilenmesi gerektiği üzerine önemli bir kitap : Walter J. Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür : Sözün Teknolojileşmesi, Metis 2003 ) . Böylece gidimli dilde hemen tüketilen anlam, gidimsiz dilde gerçekliği kendinde işaret eden ve imgenin görsel/ düşünsel uzamında dilsel kodların dışına taşan bir nitelik kazanır. Sözcük ve sözce ilintileriyle işleyen imgesel düzenek, dilin bildik kodlarıyla karşılanamayan ve duyusal bireşimde biçimlenen bir estetik coşum, sezinleme ve çağrışım alanı kurar. Dışarlıklı olana,dünyaya, hayata, ötekine, nesneye irtibatlı açıklık, içsel olana, deneyime, yeryüzüne,yaşantıya, ben’e, özneye irtibatlı sürdüre geldiği sürtüşmeyi tamamlar ve “Hakikatin Gerçekleştiği “( Heidegger ) yer olan şiir(d)e oturur.

Bu Hakikat’in Dil’de çökeldiğini yukarda sezdirmiştik. Burada Hakikat’in Dil’e ait oluşuyla, kurulan gerçekliğin Dil’de başlayıp orada tüketildiği söylenmemektedir; tam tersine, gidimsiz dilin “ açıklığıyla “ örtülen yeni gerçeklik , her türlü sabitliğe direnir, akışkandır ve sirayet eder. Zaten Bachtin’in temel kavramı olan çok- seslilik ya da söyleşimsellik, her birisi birer yapıntı olan sözcüklerin öz-yapısal olarak söyleşimsel ( diyalojik ) olduklarının altını çizerek, Dil’in her durumda ötekine açıldığını söyler; şiir bu söyleşimselliği çoğullaştırarak yayar. Diyalojik olana iki yönde de etkir, çünkü göstergenin gösteren / gösterilen ilişkisi bir sarkaç gibi tersine de işler; gösterilen, şiirsel söylemde aynı anda gösteren durumundadır ve derin yapının kuruluşuna buradan katılır. Şiirin öncelikle Dil’sel bir kurgu olduğunu söylerken de buna vurgu yaparız: Söyleyiş, doğrudan dilin yapılanışını hedefler, onu maddîleştirir ve sözcüğün iç sesle belirlendiği , bu nedenle yaşantıya çok daha yakın durduğu sözlü kültür zamanlarına ait eylemliği, dinamizmi ele geçirir.Sonuçta, sözcüklerin dikine örgülenişiyle de anlamlandırma düzeyi sabitlikten arınır; çünkü imgelem ayaktadır ve akıldan daha fazlası işlemektedir.

Şiir bir deneyimdir / ( iç ) yaşantıdır

Duyusal bireşim, anlamın yönünü sürekli kaydırır ; deneyim ânı, dış gerçekliğin içselle kesiştiği ândır ve gündelik Dil’e kapalıdır. Ertelenmiş , dilin kapsamından kaymış her şey o âna tutunmuştur ve şiirsel söz, bu tutunmayı üstlenmek üzere dile saldırmaktadır.Dil bu anlamda dışarıya kapalı değildir, çünkü söyleşimsellik öndedir, sürmektedir ; şiirin mesajı oluşturulmuş ve gönderilmiştir.Bunun bir Dil’sel oyun olmadığı ise yeterince açıktır : Dil’in harf, ses, grafik, hecele(n)me ve çağrışım olanaklarıyla oynayarak doğrudan malzemeye kapanmış bir dil faaliyeti de olanaklıdır, isteyen yapar; malzemeyi tanımak ve olanaklarını sınamak bakımından bunun yararından da söz edilebilir. Şiir ise, söylemek bile fazla, ontik olarak daha başka bir şeydir; ötekini var sayan bir içselliktir, seslendirilmiş bir deneyim ânıdır, Dil’e vurmuş bir fenomenal bilinç katmanıdır. Çizgisel değil, döngüsel zamanın içindedir ve oraya sözün sonsuz ânını kaydeder. Bu nedenle siyasetten felsefeye, psikolojik süreçlerden dinlere, düşlerden yalanlara ve kötülüklere bütün sayfaları dolanır ve sözcükle susma arasındaki o müthiş dengeyi hep yeniden onarır.
Bunun için değil midir, insan ve dünya var oldukça Dil ve Şiir sürecektir.
Dünya şairi Adonis’in Mersin söyleşisinden bir alıntıyla bitiriyorum( Islık Şiir Dergisi, sayı 18, Kasım- Aralık2003) :

“ Arzu ve istekle dolu olarak şiir asileşecek, sürekli bir biçimde biçimlenmişin, biçimlenmemişin ve biçimlenebilir olanın biçimlenmesine dönüşecektir.Orfe’nin başına benzer bir biçimde şiir, tamamı dil yapısı üzerinde olan sadece evrensel bir nehir üzerinde yüzecektir. Biliyorsunuz, Hegel sanatın geçmişe özgü bir eylem olduğunu söyledi.Oysa ben, şiirin bir gelecek sorunu olduğunu söylüyorum ve dolayısıyla gelecek şiire aittir. Şiirin ölümünü görecek olan zamanın kendisi başka bir ölü olacaktır. Şiirin çağı, dönemi, zamanı yoktur; çünkü şiir zamanın kendisidir. “

0 yorum: