Gecenin Dili “ Grafiti “ ‘den Şiire: Bir Kazı Denemesi
celâl soycan
1/ Günümüz insanının “Grafiti “ sözcüğüyle tanışması 1970’li yıllarda başlar ve 1980’li yıllarda genişleyerek sürer. ’68 olaylarının tetiklediği bu süreçte grafiti, uzlaşılmış göstergelere saldıran bir biçim peşinde özellikle New York’ta olmak üzere kentlerin metrolarına, duvarlarına, geçitlerine, anıtlarına yerleşti. Böylece geleneksel Duvar Resmi’nin dışında, ondan bütünüyle kopuşan bir gösterge olarak grafiti, belirsiz adlar, sayılar, işaretler ve çizgiler halinde, toplumsal muhalefetin Gece Dili’ni oluşturdu. Bu dilin kapsamı, resimden şiire genişledi: Gösterge düzenine saldırı, her şeyden önce anlamlama zincirini kopararak, göstereni her türlü temsilden arınmış bir kendilik kıldı, öyle biçimledi.
Bildirişimi iptal etme pahasına verili dili parçalayan bu biçimleme, gösterilenin yokluğunda bütün mekâna yayılan bir gösterene dönüşmektedir; kendinde başlayıp kendinde sonlanan bir uçurum dil!
2/ Şimdi kısaca, kavramın geleneksel anlamını anımsayalım: Grafito ( çoğulu Grafiti ), spontane bir anlatım biçimi halinde stilize edilmiş insan figürleri, çeşitli yazılar ve renklerdir, özellikle kent sokaklarında uygulanır. Pompei’de bulunan eski mezarlar ve harabelerin duvarları üstündeki yazılar ve figürler böyle anıldı. Yunanca “ yazmak “ anlamına gelen “ graphien “ den türemiştir, grafik sözcüğünün etimolojik kökeni de aynıdır.
Bu tarzın en önemli sanatçısı olan Basquiat , grafitiyi galerilere taşımıştır. 1980’li yıllarda başta New York metrosu olmak üzere dünyanın birçok yerinde, gençlerce çok kullanılan bir tekniktir. ( Kaynak: Sanat Sözlüğü, N.Keser, Ütopya yay. 2005 )
Geleneksel anlamıyla grafitinin modern hayat karşısında eskimiş bir biçim olduğu açıktır. Duvar Resmi temelinde gelişen bu ifade yolunun, Meksika gibi Orta ve Latin Amerika ülkelerinde resmin kitleselleşmesinde, dahası, politik bir gösterge haline gelmesinde katkısı yadsınamaz. Zaten grafitiyi günümüze taşıyan da bu yanı olmuştur. Estetik bir ifade yolu, bir biçimleme olarak modern resme bir yanıyla ilişse de ( Basquiet örneğinde olduğu gibi ), son temsilcisi On Kawara’dan sonra ( Frankfurt Çağdaş Sanat Müzesi’nde “Kırmızı Fon Üzerine Yazılı Tarih” adlı yapıt ) doğrudan gündelik dile saldırma yolu olarak ayrıştı ve kenti saran bir Gece Dili halinde , göstergebilimin, oradan da dilbilimin ve elbette şiirin ilgi alanına girdi. Konuyu bu yönüyle sürdürmeye çalışalım:
3/ Bir uzlaşma alanı olan gündelik dil, toplumsalı yeniden üreterek çalışır; verili değerleri içermiştir. Althusserl’cil “ İdeolojik Aygıtlar”da bütün söylemler Dil’de / Dil’le biçimlenir. Tarih, ahlâk, siyaset, hukuk, cinsellik, etnisite ve elbette gündelik hayatın kendisi geniş bir ideolojik örtü altında dilsel süreçlerdir, orada kurgulanır, oraya siner. Politikadan psikanalize, çağdaş disiplinlerdeki muhalif çıkışların dilbilimle doğrudan ilgisi de buradan beslenir. Yapısalcı dilbilim, göstergebilim, fenomenolojik çözümlemeler, simülasyon, anlambilim, Gadamer’ci Alımlama estetiği vb. bağlamında dil, bir iletişim/ bildirişim / kurgulama düzeneği olarak bir açkıdır artık.
Her düzeyde muhalif söylemin de bunun farkında olarak, “ anlam kurucu bir dizge “ vurgusuyla Dil’e yönelmesi, verili olanı orada dağıtması yeterince anlaşılır : Yanlış, yönlendirici, kurgusal iktidar söyleminin önce Dil’de açığa çıkarılması, hatta doğrudan dil dizgesinin yıkıma uğratılması gerekir! Uçlardaysa, her türlü toplumsal bildirişimi, iletiyi, göstergeyi sekteye uğratmak üzere, özellikle sanatsal biçimleme yeniden yapılanmalıdır! Böylece, çeşitli modernist çıkışlar yanında, şiirden resme, kökeni Dada’da uzanan biçimsel deneyler yeni bir dil inşâ etme çabasından önce, dili bozmaya, tıkamaya çalıştılar.
4/ Baudrillard şöyle diyordu: “ Gerçek dünyayla birlikte, göstergeler dünyasına da bir son verdik. Göstergeyle kurulan anlamsal ilişkiler, gerçekle kurulan anlamsal ilişkilerle birlikte sanal ve sayısaldan oluşan bir evrende kaybolup gitmiştir. Anlam, gösterge aracılığıyla iş gördüğünden, göstergenin bulunmadığı yerde geriye Dil adlı fanatik bir yapıdan başka bir şey kalmamaktadır.”
Çağdaş Grafiti’nin tam da bu anlamda bir dilsel çöküşü amaçladığının altını çizerek sürdürelim: Göstergeler düzenine saldırının, öncelikle dilsel uzlaşma üzerinden kurulan iletişimi kesintiye uğrattığını söylemek bile fazla. Yukarda değinmiştim; bütün bir göstergeler sistemi ve özellikle dilsel kodlama ideoloji içerir ve toplumun yeniden üretimi için gerekli zihinselliği besler. Bütün iktidar sistemleri, söylemsel baskıcı/ yönlendirici vurgularını, her türlü toplumsal göstergenin işleyişine, epistemik mantığına dahil etmiştir.
1968 dalgasının sonuçları halinde ve 1970’li yılların başından itibaren Amerika’da kentleri saran, özellikle de New York’ta duvarları, anıtları, geçitleri dolduran sayılardan, belirsiz adlardan oluşan grafiti, göstergenin bütünlüğüne, yani anlamsal tamlığına sert vuruşlarla, gösterenden ibaret bir yapı kuruyor ve anlamı askıya alıyordu. Duvarları dolduran “ sıfır mesaj “ , artık 1968’deki kentsel isyanın dönüşen dalgası halinde yeni bir gövde oluşturuyordu: Grafiti ! Baudrillard bu olguya ilişkin şöyle yazıyordu: “Kod kendi bölgesi içinde alt edilmeli, kendi silahıyla vurulmalı, kendi mantığı kendisine karşı kullanılmalı, kendi göndergesel olmama durumu aşılmalıdır; şeyleri, gidebilecekleri en uç noktaya yani doğal bir şekilde tersine çevrildikleri ve çöküp gittikleri noktaya kadar götürmek gerekmektedir.” (Simgesel Değiş tokuş ve Ölüm, çev. O. Adanır, B.Ü. yay. 2002 )
Göstergeler düzenine yaptığı saldırı açısından grafiti, her türlü bildirişimden, iletiden arındırılmış , dil olmayan bir dildir; bu durumuyla da plastik sanatlar için bir olanak sunmuştır: Yabanî, orada öylece durmakla ıralı, gözüken ama mutlak bir susma halindeki imge! ( Konunun şiir için benzer bir olanağı barındırmadığına aşağıda değineceğim ) Tam da bu suskunlukta beliren şeyin altını çizen Baudrillard, grafitinin kendine tıkalı göstergeselliğinde, sistemi sekteye uğratan bir yan bulur; çünkü ona göre göndergesel olmayan şey, toplumsal kodlar için doğrudan yıkıcı sayılmalıdır. Anlam üreten dizgelere tutunarak ve ancak bu koşulla, yani zaman/ mekân bağıntısı içinde kalarak kendini üreten bir toplumsal yapı için, grafitinin yıkıcı yanı reddedilemez; ama yalnızca yıkıcı yanı ! Kentin bütün hücrelerini tıka basa dolduran gösterge evreni karşısında, anlamı askıya alan ve kendi boşluğuyla diğer doluluklara musallat olan grafiti, evet yıkıcıdır. Açığa çıkarırken olguyu dönüştürme, aşma ve yeni bir hakikatin belirmesi için yeni epistemik kanallar açma düzleminde ise grafitinin kendisinin sallanmaya başladığını görürüz. Kısaca burada oyalanalım:
5/ Grafiti’nin asıl şaşkınlık veren yanı yıkıcılığı olmuştur; benzer bir şaşkınlık için Dada’cı deneyi anımsayalım: Verili dil dizgesinin içerdiği bildirişimsel ağı parçalamak üzere önce o yapının dışına doğru hareketlenen irade, elbette yıkıcı yanıyla belirir, belirmiştir. Sonrasında, sorunun Dil’in bildirişimsel tözünde değil, kodlamada olduğu öne çıkınca, Dada akımı, özellikle Üstgerçekçilik için verimli sonuçlar bırakarak sönümlenmiştir.
Sanat disiplinlerinden müzik, doğrudan malzeme estetiğine kapanır ve yapısal olarak Söz’e kapalıdır : Müzikalite, sentaksın kendisidir, orada semantik olana ilişkin bir gönderme bulunmaz. Müzikte anlam arayan, müziği daha baştan yitirmiştir; onu kendisi olarak dinlemek gerekir: Fazlası eksiğidir. ( Bu konuda Nietszche’nin Wagner üzerine tezlerini anımsamak yeterlidir.)
Plastik sanatlar bu açıdan, söze olanak tanıyan bir disiplindir: Soyuta gelinceye kadar görsellik, başından beri hakkında konuşmak üzere bakışı tahrik eder, etmiştir; izleyici, gördüğünü Dil’e aktarmak hakkına sahiptir ve görünenin ardında titreşen anlamın Dil’sel alana aktarılmasına sanatçılar da genellikle karşı durmamışlardır. Plastik sanatların ve elbette öncelikle resmin gelişiminde, yorumlama özgürlüğünün katkısı olmuştur. Modern resim bu bağlamda resimsel malzemeyi özgün bir “ dil “ olarak dönüştürmenin tarihidir : Resim, düz anlamda dilin bittiği yerde konuşmaya başlar; kendi zaman/ mekân kurgusu dolayında rengin, ışığın, gölgenin, devinimin, espasın, lekenin, çizginin ve dokunun tuvali zorlayan bir dinamiği vardır. Soyut resim ise bu dinamiği kilitler, görünenin ötesinde bir anlama izin vermez yani söz ortadan kalkmıştır:Ancak sentaksı, yani resimsel bütünü oluşturan özel dizgeyi konuşabilirsiniz, resim kendi üzerine kapanmıştır. Soyut resim, geometrik ya da lirik, resimsel öğelerin birbirleriyle ilişkisinden ibaret bir imgedir artık; salt gösterendir ve kendini gösterir. Soyutu uçlara taşıyan Mondrian ve özellikle Malewitsch ( süprematizm ), resim sanatının bir anlamda müzikal olana doğru gelişmesini sağlamıştır : Bildirişmeyen, duyusal alanda dolanan bir salt estetik!
6/ Oysa biliyoruz: Edebiyatın malzemesi Dil’dir ve Dil’i kullanan her söylem bildirişimseldir; ya doğrudan bilgi aktarır ya da bilgi süreçlerini işleterek yeni bilgiler oluşturur. Doğrudan ve yalnızca dile gönderen bir şiirin sınırlarına varan Mallarme, başarısızlığıyla olsun bunu kanıtlamıştır. Mallarme’den ötede, sözcükleri de parçalayarak harfler düzeyinde bir dilsel göndermeye dayanan Hilmi Yavuz ise, bir şiirsel olanağı denemiştir ama buradan sürdürülebilir bir poetika inşâsına yönelmemiştir; bir olanağın denenmesidir hepsi.
Ses, sessizlik, renk, çizgi, boşluk, doluluk, ışık, gölge vb. ise kendilik halindeki olgulardır, kapalı bir gönderge olarak belirirler; bu olgulardan bildirişimsel bir dizge kurmak, başka bir söyleyişle bu olguları göstergenin bir ucuna bağlamak daha sonrasının ve insanın bir yapıntısıdır. Dil’in tözü ise baştan itibaren bildirişimseldir, yani dil bir kendilik halinde var olmamıştır; insanın bir yapıntısıdır ve oradan olgunlaşarak sürmüştür. Resim, müzik, yontu vb. için olmadık ölçüde şiir/ hayat, şiir/toplum, şiir/politika ilişkisinin sorunlaştırılması bundandır; alımlama düzeyinde de çağdaş şiirin geleneksel okuru zora sokması da bundandır: Ortalama okur, bildirişemediği dilsel bir kurguyu saçma bulmaktadır . Anlamadığı bir müziği ya da resmi suçlamayı aklına bile getirmeyen kişi, şiir söz konusu olduğunda kendini yani kullandığı dili referans alır ve iletişim bekler. Özetle: Dil, her söylem düzeyinde bildirişimseldir. Dile gönderme yapan dilsel kurgular olur, olmuştur ama bunlar deneyseldir ve dilin olanaklarını sınamanın ötesine geçmezler. Elbette görsel olarak grafik bir imge olan harfi ve sessel bağıntı/örüntü içinde biçimlenen sözcüğü, her şair “ kendinde bir olgu “ olarak deneyimlemeyi düşünür, çünkü kullanılan malzemeyi sınıra sürmenin, olanaklarını yoklamanın hazzı yanında, malzemeyi tanımanın bir yolu da budur.
Görsel şiir çalışmalarının bundan öte bir arayışa dayandığını da söylemek gerekir: Dil’le Görme arasındaki gerilimi, birini öbürüne kaldıraç kılma , birindeki eksikliği öbürüyle giderme çabalarını tahrik eder. Resimde yazı kullanmak, müzik parçaları için klip hazırlamak ya da heykeli renklendirmek gibi disiplinler arası geçişleri anımsamak yeter. ( Müzik eşliğinde şiir okuma seanslarını, bir acıklı yaşlanma olarak buraya eklemiyorum .)
7/ Grafiti’ye dönersek: Dil dizgesinin niyetini açığa çıkarması, göndergeyi çelmeleyerek gösterenden ibaret bir imgeye dönüştürmesi yani anlamı askıya alması, Grafiti’nin yıkıcı potansiyelinin altını çizer. Buradan kalkarak dizgenin kendisini bütünüyle reddeder; bildirişmeyi yani anlamı reddeder. Grafiti’nin genel olarak bunu amaçlamadığı söylenebilir: Dil’i ve kapsadığı dünyayı, nesneleri, olguları, insanı, tarihi, zamanı ve mekânı sınıflı toplumun ve hele de meta üretiminin/ değiş tokuşunun verili değerleri, kavramları, dizgeleri ve kurguları dışında kalarak dönüştürmek yine Dil’le olanaklıdır. Bu olanağın en ileri biçimi ise şiirdir ve bir anlamlamdırma etkinliği olarak, bir etik inşâ olarak Dil’i arıtır, ona bekâretini geri verir; özne/ nesne başta olmak üzere bütün düaliteleri ilga eder; öteki söylemsel kasıtları kendi söylemselliğinde keserek estetik bir gerçekliğe varır.
Anlamlandırmayı ketlemek, verili olanın bir biçimde sürüp gitmesine belki katılmaz ama Dil’in öte olanaklarını, anlam kurucu dizgeselliğini, sökücü ve yeniden kurucu dinamiğini ıskalar. Bu anlamda Grafiti’nin özellikle günümüz batı metropollerinde taşındığı yer, anarşist yüzü yadsınmamak kaydıyla, geçmişteki duvar yazılarına kıyasla daha geride bir biçimleniştir; çünkü Dil’in kendisine göndererek anlamın da , dilin de dışına fırlamıştır; çağırmaz, iletmez, bildirişmez ve sonuçta dönüştürmez/ aşmaz. Bu yapısıyla da her türlü iktidar tarafından emilir, ehlileştirilir ve içselleştirilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder