2 Mayıs 2008 Cuma

SALVADOR DALİ’ de Postmodern Eşik


celâl soycan



1/ Genel olarak Üstgerçekçilik, özel olarak Dali, Postmodernizm tartışmalarında geriye dönülerek yeniden okunmaya ve kurulmaya başlandı. Böyle olmasına da şaşırmamak gerek: Zihinsel dönüşüm süreçleri, bir yandan şimdi’ye ve geleceğe ilişkin perspektifi sarsarken, bir yandan da geçmişi yeniden kuramaya sıvanır. Olgular geçmiş- gelecek hattında yapı-sökümüne alınır ve yeniden anlamlandırılır; hiyerarşisi değişir, odaklar kayar.
Tarihin bir kurgu olduğunu bunun için söyleriz.
Öte yandan, tek tek sanatçıların öne alınmış ya da önemsenmemiş özellikleri, yeni zihinsellik içinden geçirilir. Böylece “ eleştiri “ nin ıskaladığı nice dönüştürücü çıkışın hakkı, gecikerek de olsa verilir; ulaşılan kavşağın kurucu izleri geriye doğru izlenerek kimi kuramsal açılımlar sağlanır.
Postmodern Durum’a ilişkin kimi saptamalar, özellikle erken yirminci yüzyıl sanatı üzerine bir çok tartışmanın da kapısını araladı. Modernizmin kendi içinde kopuşlarla ve köklü yadsımalarla kurulduğu, malzemeye dönük her itirazın doğrudan dizgeyi hedeflediği ama sonuçta onun tarafından emildiği anımsanırsa, kimi köklü kırılmaların sondan başa doğru yeniden konuşulmasıyla ve kurgulanmasıyla, belki de emil(e)meyen ve dizgede kalıcı dönüşümlere yol açan olgular açığa çıkarılabilir.

2/ Üstgerçekçi zihinsel ve onun estetik biçim anlayışı, postmodernitenin kimi olgularıyla iç içe geçerken, örneğin Aklın verili işleyişi sorunlaştırılırken ya da nesne, gerçekliğin içinde(n) ve onun bir uzantısı olarak değil ama yeni bir gerçeklik halinde algılanıp sunulurken, postmoderne temas edilir. Böylesi okumalar elbette kendi içinde tartışma götürse de, sınamanın çekiciliği ortada.
Bu çerçevede, Üstgerçekçi akımın estetik düzeyde bence en saf ve direngen temsilcisi olan Dali, kimi çizgileriyle bütün bir resim tarihi boyunca süregiden bir anlayışın önemli bir kırılma noktasıdır, modernist bir ressam olarak da postmodernin eşiğinde durur. Resimsel özne/nesne ayrımını bulanıklaştıran çıkışları, optik yanılsama sağlamak üzere görüntü bindirmeleri, imgeyi aşkınlaştırması, gerçeklik algısı gibi düzeylerde postmodern tınılar tartışma götürmez. Buradan sonrasını kısaca açarak sürdürelim:

3/ Bütün sanat tarihinin aslında görme/ duyumsama/ bilme biçiminin tarihi olduğunu anımsayalım.Bunun bir adım önünden de şunu söylemek olanaklı : Görme/ duyumsama/ bilme biçimlerindeki değişim, elbette sanat dışı toplumsal, siyasal, bilimsel dönüşümlerin doğrudan ya da dolaylı etkisiyle sanatçının gerçeklikle kurduğu ilişkinin değişimidir. (Bunun edebiyata ve özellikle şiire sınanmasıyla, şiirimizdeki kimi sorunların tartışılmasında çok verimli bir düzeye taşınacağımız açık; çünkü çoğu sanatsal sorunlar hemen bütün sanat disiplinlerini enine keser. Bu anlamda disiplinler arası bir işleyiş kaçınılmazdır ve şiir tartışmalarımızdaki tıkızlığın aşılmasında bunun altı çizilmelidir.) Şimdilik resimle sınırlı kalarak sürdürelim:

a) Kübizm de içinde olmak üzere bütün modernist çıkışlar hep gerçekliğin temsilini/ yeniden sunumunu/ dönüştürülmesini amaçlar. Bilimsel, kültürel, siyasal ya da düşünsel sıçramalar, gerçekliğin hem kendisini hem de temsilini sorunlaştırır, sorunlaştırmıştır. Rönesans sanatından Empresyonizme, oradan Ekspresyonizme ve Soyut sanata, Minimalizme ve nihayet sayısız “ Neo “ dönüşümlere, estetik biçimleme kaygısının gerisindeki arzu budur.
Bu arzunun yatak değiştirmesinin gerisinde sanat dışı düzeylerdeki kırılmaların yattığını yukarda söylemiştim. Bilineni yineleme pahasına anımsayalım: Einstein’la Zaman’ın, Freud’la Bilinç’in, Marx’la Ekonomik Hayat’ın göreliliği anlaşılınca ne çok olgu dipten sarsılmıştır! 19. yüzyılın ikinci yarısından erken 20. yüzyıla bütün düşünsel süreçler alt üst olurken, sanat disiplinlerindeki sancılı kırılmalar peş peşe gelir.

b) Üstgerçekçilik bu bağlamda çok özel bir dinamiktir. Daha Baudelaire’le ve Rimbaud’yla işaret edilen imgeyi aşkınlaştırma girişimi, aslında Dil’in dizgesi içinde(n) davranır, gerçekliğin Dil’le ilişkisini veri alır. Oysa Üstgerçekçi imge, gerçekliğin ve Dil’in her ikisine de saldırarak imgenin dayanaklarını akıl dışına sürer, yeni bir Dil ve Gerçeklik önerir.
Bu önermenin varlıkbilimsel açıdan sorunlu olduğunu ve tam da buradan kendi üzerine kapandığını biliyoruz; ancak temel önermesi budur ve Üstgerçekçi çizginin tıkanmasına neden olan bu temel aynı zamanda ardıllarının üzerinde oynadığı ve aştığı , başka söyleyişle sonrasının önünü açan bir ufuk çizgisi olmuştur. Üstgerçekçi Modernist imge, sistemin dolayında iş görmüştür, ancak sistemin de kabuğunu çatlatmıştır. Özellikle Dali ise , bu kabuğun da dışındadır ve imgeyi neredeyse saf olgu halinde algılar, toplumsal bütün ilmeklerinden soyar. Gerçeği özneyle/bilinçle değil doğrudan nesneyle ilişkilendirerek, özne-nesne-bilinç-gerçeklik zincirini kırar. Üstgerçekçi tasarım bir bütün olarak haldeki Modern Durum’a ve onunla belirlenen siyasal/toplumsal dizgeye baş kaldırırken, Dali hemen her çıkışını “ Estetik” in içinden yapar, oradan konuşur. Tarihsel/ toplumsal/ siyasal çevreni dışlayıp içeriği aşkınlaştırırken de, modernist bilincin sorunlu yanını besler. Akılcı, psikolojik ve kültürel açılımı olan imgelerden kaçınır ya da onları nesnel bağlılaşımlarından bile koparır. Ona göre imge akıl dışıdır ve biricik amacı “ etki “ yaratmaktır. Bunun için : “Aklımın değirmenleri sürekli öğütür “ der. Nesnelere yüklediği düşsel bağlamlarla ve siyasal imgelerin içini boşaltıcı/ aşağılayıcı vurgularla ,daha otuzlu yaşlarında Üstgerçekçi “papazların “ hışmına uğrar ve sonunda da hareketten kovulur.
“ Üstgerçekçi nesnelerle üstgerçekçi resmi öldürdüm “ demekte haklıdır, çünkü saf bir üstgerçekçi estettir. Onu Postmodern eşiğe taşıyan bu çıkışları arasından hemen akla gelenler: Pop-Sanat’tan ve Andy Warhol’ dan tam yirmi yıl önce Amerikan Şiiri- Kozmik Atletler ( 1943) isimli çalışmasında ilk kez Coca-Cola şişesini resmeder. Kavramsal projeler üretir; ayna işlevli takma tırnaklar, sırt için tasarlanmış takma göğüsler , on beş metrelik simgesel ekmekler yapar. Ayrıca Mae West Dudaklarından Divan (1936-37 ) gibi yerleştirmelerle günümüz postmodern işlerine daha o zamandan selam yollar. Bu süreçte siyaseti hep önemsiz, sıkıcı, kötülük habercisi olarak görür, gösterişe dayalı hiyerarşi gözeten ritüellere hayranlık duyar. Faşizme ve Hitler’e yakınlığının gerisinde hep bu etkileyici imge tutkusu yatmıştır. (Üniformalı Hitler’in sırtı için yaptığı erotik betimleme anımsanabilir.) “Çok zengin insanlar beni hep etkilemiştir “ sözü de böyle anlaşılmalıdır. Salt gösterişli imgeleri nedeniyle monarşilere hayrandır.

c) Kendini resminin/ sanatının önüne alarak yıldızlaştırma çabasıyla da postmodern zamanlara eşik kurmuştur. Ona Salvador( İspanyolca el Salvador = kurtarıcı ) adını vermişlerdi ve o da gerisindeki espriye aldırmayarak bu adı “ onurla “ sahiplenmişti ; çünkü : “ Resim sanatını soyut resim, akademik üstgerçekçilik, dadacılık ve bütün öteki karmaşacı- cılık’ların yarattığı ölüm tehlikesinden kurtarmak alnıma yazılı” diyordu.
Kendini de mutlak ve kendinde anlamlı bir imgeye dönüştürür; 1983 yılında ise “ Dali Parfüm “ leri piyasaya sürülür. Modern zamanların bütün sanatsal aurası, kapitalizmin hırsına saklısız gizlisiz teslim edilmiştir.
d) 60 yaşından sonra çeşitli dönemlere ait biçimlerin bileşkesine varır ama özellikle pop/ optik sanatın belirleyici etkisini öne çıkarır. Noktacılığın, soyut dışavurumculuğun, lekeciliğin ve geometrik soyutlamanın iç içe geçtiği Ton Balığı Avı ( 1966-67 ) katıksız bir Postmodern eşiktir.

Bütün bunların anlamı nedir?

4/ Kimi olgulardan yola çıkarak Dali’yi postmodern zamanın erken dâhisi olarak kutsamak olanaklı, böyle eğilimler de var. Ancak kendi dizgesi içinden bakıldığında, o modernitenin uçlarında gezinmiş ve her çizgisiyle öncü bir sanatçı sayılmalıdır. Dali, bütün akıl karıştıran çıkışlarının yanında, resim sanatının “ aura “ sını hep yüceltmiştir. Siyasala/ toplumsala kayıtsızlığında bile bu saf estetik seçimin etkisini yukarda vurgulamıştım. Postmodernizmin sanatı sonlandırma savı, hatta Kitch’i kutsayan temel parametresi anımsanırsa , Dali’nin konumu daha iyi anlaşılır. Nitekim, Dali’de gerçeklik algısının ve nesne ilişkisinin her türlü toplumsal/ insanî dolayımdan sıyrılarak, imgenin salt plastiğe eşitlendiğini anımsayalım; postmodernin buna yanıtı ise bellidir: Sanat sıradanlaştırılmış, yapıt üzerindeki “ aura” parçalanmış, bir başka düzeyde toplumsalı temsilen sıradan insana teslim edilmiştir. Ötesinde, Dali’de hemen her zaman korunan Futurist tını, zamanın çizgisel ( lineer) algılanışı, metinler arasılıktan özenle kaçış ve ritüele/ gösterişe tapınç gerekli ve yeterli ön koşuldur.O, döneminin en aykırı, en dışarlıklı “ aklı “ dır ; ama sonuçta sistem tarafından emilmiştir, üretilen “ yıldız “ kimliğiyle, kapitalist meta dolaşımına dahil olmuştur. Saptanabilen postmodern olguların günümüze taşınarak anlaşılması ve postmodern durum içinden yeniden tartılması gerekir. Modernizmin bu son büyük dâhisi imge algısı, gerçeklik ve nesne ilişkisiyle bir kopuşu duyumsatabilmiş, belki de hemen önünde büyük bir gürültüyle oluşa-gelen postmodern sürecin bilicisi olmuştur; ama o kadar…

6/ Şimdi bütün karmaşası, tanımlanamazlığı, farklı düşünsel katmanları ve anlamlandırılma düzeyleriyle , aklın, hümanizmanın, pozitivizmin hatta sekülerizmin kısa devre yaptığı zor zamanları konuşmaya çalışıyoruz. Her minör çevre kendi öznelliği ve yalnızlığı içinden sözünü kuruyor ve kuşkusuz bu koşullarda ötekiyle yüz yüze gelebilmek, onun yüzüne bakabilmek bir zorunluluk ve olanaktır. Modern zamanların ertelediği, mekanik aklın ıskaladığı yığınla kenar sorun, ötekinin parçalanmış çığlığı olarak herkesin ve hepimizin bilincine ve vicdanına yapışıyor.
Ancak, insanın binlerce yıllık yeryüzü yürüyüşünün şu aşamasında, bütün insanlığı politik, düşünsel, tarihsel ve olgusal kertelerde ortak bir vicdana, çağdaş ölçütlerle beliren bir adalet duygusuna çağıran ve her türlü iktidara muhalif, acıya , suça ve yenilgiye aşina, mağdurlar ve madunlar için majör bir Dil de ayağa kaldırılmalıdır. Bu Dil elbette “Enternasyonal” bir dizgeye sahiptir ve estetik yaşantının ketlenmiş bütün dolayımlarını bir olanak halinde herkese açacaktır.
Dali’yi, o bütün zamanların en büyük ” Soytarı- Dâhi “sini ve onun yaşadığı çağı bu gerilim hattından yapı-sökümüne aldığımızda, yani minör ve majör olguları iç içe düşündüğümüzde, yani tek bir bireyin yaşamına bütün bir insanlığın yaşamıyla eşit değer ve öncelik tanıdığımızda, kim bilir, siyasetten şiirimize ne çok sorunun önü açılabilir; psiko-patolojik veya yapısal ne çok şey onarılabilir.

Hiç yorum yok: