18 Aralık 2012 Salı
Ahmet Ada ile Celâl Soycan, Narlıkuyu, 15 Aralık 2012, Mersin, Ahmet Oktay'lı günler
Ahmet Ada ile Celâl Soycan, Narlıkuyu, 15 Aralık 2012, Mersin, Ahmet Oktay'lı günler: Ahmet Ada ile Celâl Soycan, Narlıkuyu, 15 Aralık 2012, Mersin, Ahmet Oktay'lı günler
11 Kasım 2012 Pazar
16 Ocak 2012 Pazartesi
VARLIK VE HAKİKATİN İŞARETLENMESİ: KÜN
AHMET ADA
Çağdaş Türk şiirinin kuramsal
yazılarıyla da tanınan şairi Celâl Soycan’ın yeni şiir kitabı Kün (1) (Ekim 2011), birbirini anlamsal
olarak kuran 48 “sürtünerek olduğum
şeyler” başlığı altında toplanan şiirlerden oluşuyor. Tasarlanarak
oluşturulmuş bir kitap bu: “kirlenmiş bir replik olduğum” ya da “Mersin
olduğum” gibi A.B.C.D bölümleri olan ve ikili, üçlü, dörtlü kümelerle anlamsal
bütünlüğe ulaşan biçimsellikler taşıyor. Temel koyucu kurgu ‘artlamaya’ dayanıyor: İlk dizede değil, ikinci ya da
üçüncü dizede bütünleşen anlam giderek A.B.C.D kümelerine yayılıyor: Yapının
ilettiği anlam bu biçimsellik içinden
okunabiliyor. Şiir için “ruhun eğitilmesi ve içsel özgürlüğün yolu” diyor ya, Oktavio
Paz (2), Celâl Soycan’ın şiirleri de
öyle. Varlığın, varoluşun, hatta gövdenin, kendi istemi dışında akan hayata
sürtünmesinin çıkardığı sesler, anlamlar örgüsü olarak görülebilir bu şiirler.
Dış dünyanın içe akan, içsel ve dışsal dünyanın Dil’e taşındığı şiirler.
Zihinsel, dinsel göndermeler ön planda. Kün
(Ol); varlığın dünyadaki varoluş
sorunsalının birey merkezli çıkışsızlığı, sıkışmışlığı. Daha çok felsefenin
sorunsal edindiği izleklerin şiir dilinde gövdeleşmesi. İnsanı tüketen bu
dünyayı sorguluyor; sorular soruyor Celâl Soycan. İşaret ettiği noktalar
varlığın, varoluşun zaman ve uzam içindeki duruşu. İnsanın hayatında temel
koyucu olan Ölüm ve Aşk gibi
izlekleri, içeriden ve sahici bir duyarlıkla yeniden üretiyor. Her kitapta,
Turgut Uyar’ın sözleriyle “kendini yeniden icad eden” Celâl Soycan’ın bu
kitabını, insana ait dipten doruğa çıkan sorunları şiir diline taşıyan yanıyla
önemli buluyorum. Kendi şiirini bir süreklilik halinde yeniden icad ederken
önceki kitaplarının (Ölüler İçin Oda
Müziği, 2007; Âzâde, 2009) biçimselliğini ve izleksel açılımını sürdürdüğü
görülüyor. Ölüler İçin Oda Müziği’nde
(3) ölüm sorunsalını “hayata dâhil
etme” öne çıkıyordu. Kün’de de öyle:”avcı farına düşmüştür tavşan” (ÖİOM, s.33) dizesi,
bugünün canhıraş yaşama biçimine denk düşüyordu. Kün’de, “ölüm kendini
sabıkalı / bir sokak fenerine asar” (s.54) diyor. Ölüm izleği bir
süreklilik kazanıyor. İnsanın yüz yüze geldiği gerçeklikler toplamıdır ölüm.
Celâl Soycan’ın şiirinde poetik bir atardamar gibi hayata dâhil oluyor.
Celâl Soycan entelektüel birikimin
izdüşümü bir şiir yazıyor. Şiirlerinin göndermeleri, arka planı, dinsel ve
tarihsel çevreni bunun ipuçlarını veriyor. Hasreddin hocadan Resneli’nin
Geyiği’ne, Edip Cansever’den Bacon’a, Althusser’den Cemil Meriç’e, Edmund Husserl’e, Beşir Fuad’a, İsa’ya,
Musa’ya, Yusuf’a, Ahmet Hâşim’e, Maleviç’e uzanan çizgide kültürel arka
dünyanın zenginliğini okumaktayız. Kün’ü
bu anlamda algılamalıyız. Verili her şeyi “yerinden etmek” isterken bir doluluğu yaşamanın keyfini sürüyor. Öte
yandan, kurduğu şiirsellik Dil’in hırçın soyutlama gücünü gösterirken bir ses
salkımı da oluşturuyor. Ama bazen bu ses salkımı “böcektir ve ölecektir kendine saparak!” (s.40) gibi “ve”bağlacı
ile bölünen dizelerde hoş olmayan sese dönüşebiliyor.
Bir nesneyi, bir eşyayı ya da tarihsel-dinsel
bir olguyu adlandırmıyor Celâl Soycan; dokunup geçiyor. O nesnenin ya da
eşyanın çağrışım gücünü kullanarak nesneleştiriyor. Böylece kendi kılıyor. Bir ayrıntıdır belki onu
hayatta tutan da: “kırık bilyede denge
olduğum” (s.52) diyor. Ne var ki, bazen anlam kurmaktan vazgeçip anlam
iletmeyi seçiyor: “görmek mi? insandaki
göz sürçmesidir” (s.52) örneğinde olduğu gibi. Eksiğiyle, fazlasıyla insanı
anlamlandırdığı gözleniyor: “yunup
arındım her yağmur öncesi / hem olduğumdan eksiktim / hem olacağımdan fazla”
(s.50). Zaman ve uzam içinde varlığın eksikliği, olacağından fazla doluluğu
şiir diline taşınırken dilin de ‘yabancılaşması’ gerçekleşiyor.
Dilin yabancılaştırılması
alışılagelmiş doğayı ve tarihi, dinsel öyküleri bugünün dünyasıyla
karşılaştırma olanağı sağlıyor. Başkalaşan, farklılaşan dil, sözcüklerin
alışılmış, uzlaşılmış anlamlarını yerinden ederek oluşuyor. Birleştirildiği
sözcüklerle birlikte her sözcük özerk bir konum kazanıyor: “kendinin taklidi işlek bir tarih / tanımadığı bir beyaza doğru
kirleniyor” (s.26) dizeleri bunun bir örneği. Bazen eskil (arkaik) dile
başvurarak alışılmadık bağdaştırmalar yapıyor ve gündelik dilin verili hâlini
aşıyor: “az büyüyüp adımlasam / şirk
peşinde kavme varsam” (s.29) örneğinde görüldüğü gibi. Sözcüklerin konumu
ona ritmik bir dil olanağı sağlıyor: “adımlasam”,
“varsam” ses salkımı hemen dikkati çekiyor. Bu durumun pek çok örneği var Kün’de. Yan yana gelen sözcüklerin uzak
çağrışımlara yol açması şiirlerin anlam eksenini genişletiyor. Eksiltili
söyleyişi çok anlamlılığa sürüklüyor.
Celâl Soycan’ın anlamlandırdığı
dünyanın arka planında epistemolojik bir katman var. Resmin, mitolojinin,
dinsel söylencelerin bilgisini yeniden üreterek şiirini zenginleştiriyor: “kovgun kardeşim Maleviç, / - her şey boş bir karedir!” (s.63) dizeleri
Rus modernist ressamı Kasimir Maleviç’e bir göndermedir. Onun Kırmızı Kare ile Siyah Kare tabloları
boş karedir. Celâl Soycan’ın “kovgun kardeşim” diye andığı Maleviç bir
bahanedir. Aslında, yer yer kendini de silmeye kalkan öznenin dünya algısını
dile getiriyor: “boşluğa ekleyerek nesne
bilgimi / boşluktan yontarak sözcük mirasını” (s.66) dizeleri de bu yorumumu
destekliyor.
Celâl Soycan, modern şiirin dil
içinde dil olma serüveninin ucunda yer alıyor. Şiir dilinin kurgusal oluşu
temel niteliğini koruyor. Soyutlamalarla kurduğu şiir dili iletişim dilinden
kopmuş durumda: “daha tanımadan ışığın ve
karanlığın saatini / sor kendine bir kendi kılığında: nasıl / sızmaktadır
gökkuşağı budak deliğinden? / oysa gecedir ve yoktur bir hikmet yorumcum..”
(s.72) Bu dörtlükte, öznenin (varlığın) sorguladığı bir edim dile
getiriliyor. Özne soruyor; gece olmasına karşın gökkuşağı budak deliğinden
nasıl sızmaktadır? Bu durumu hikmet olarak görüyor. Has şiir görünmeyeni de
gösteren şiirdir. Rene Magritte “Görünmeyen, görünenin gizlediği bir
görünendir” diyor. Celâl Soycan yaratıcı imgeleme başvuruyor. İmgelemden Dil’e
sızan görüntü görünmezin görüntüsüdür. Böylece metafiziği kışkırtan bir şiir
dili kuruyor. İtiraz edilmesi gereken “ışığın ve karanlığın” ile “gecedir ve
yoktur” gibi kuruluşlardaki (ve) bağlacı. Giderek (ve) bağlacı şiir
tümcelerinde egemenlik kuruyor.
Gövdesine tutunan, oradan ışıklar
yontan, nesneleri oraya buraya yerleştiren, nesnesine renk cümbüşü katan bir
ressam gibi çalışıyor Celâl Soycan. Felsefî donanımdan geçen bir poetik duruş
sergiliyor. Bu poetik duruş neyi ayraca alıyor? Varlığı, varoluşu, “dünyaya
fırlatılmış” insanın zihinsel söylemiyle Ölüm
ve Aşkı, dünyevî kıldığı Tanrıyı, “
anne! artık keder de bol geliyor şiirime” (s.90) dediği kuşatılmışlığı
ayraca alıyor, sorguluyor bir bakıma: “içimdeki
çinkoya sürtünen paslı tırnak!” (s.78) gibi oldukça soyut dizeler de
yazıyor. Ama öte yandan dış dünyanın durumunu aktaran dizeler de kuruyor: “reklam panolarında çocuk ölüleri.. ve
regl!” (s.75) örneğinde olduğu gibi. Sözdizimindeki dinsel göndermeli
sözcük dağarı okuru yanıltabilir: “ikrâ
ve kün!” (s.62), oku ve ol. Dinsel metinlere gönderen bu hipogramı dünyevîleştiriliyor. Oysa,
dinsel metinlerde, “oku, anla, ol,
arkasından git!” biçiminde bir anlamı içeriyor. Celâl Soycan, “karainançlı bir siyah mahya” olan
sözceyi “- herkes eksiğine büyüsün!”
(s.62) şiir tümcesiyle, “oku, ol, bir
doluluğa ulaş!” gibi dünyevî bir söyleyişe çeviriyor. Başka bir dizede de,
bilgeliğe, doluluğa erişmenin erinci
içinde soruyor: “kime sığar kendi içine
savrulan?” (s.65). Kün’de, dinsel ve mitsel metinlere gönderen sözceler
bugünü kurmak için kullanılıyor. Bir başka örnek, “Zebur vezninde bir Mersin kışı..” (s.54) dizesidir. Zebur’u önceden
biliyoruz: Mezmurlar veya Mezâmir adı ile anılan kutsal kitap. İbranice.
Zebur’un sözlerinin ritimli oluşu, Mersin’in kışına benzetiliyor. Kutsal olanın
dünyevîleştirilmesi söz konusu yine.
Söylemem gerekiyor: Kün’deki kimi dizelerde şairin poetik
duruşu da okunabiliyor: “oysa tanıksızdır
gidenin kaldığı.. / çünkü ses gibi şeyler de çürür; ve şairler / dünyaya
yakışsın diye susarlar..” (s.59). Susarak içe bakan, kendine bile
olanaksız, kendi varlığından bile tedirgin bireyin şiirleri olarak
nitelendirilebilir şiirinin ayraca aldığı şeyler. Bilgi ile varoluşun bilgisini
şiir diliyle yoklayan, kurcalayan şiirler. Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza’
romanının kahramanı Raskolnikov’a gönderme yapması, ‘başkasının cinnetinde’
kendini görmesi, öznenin psişik durumunu veriyor: “demin unuttum: insan kendine imkânsızmış; / bunun için bakarmış
sevdiğinin yüzüne –“ (s.90) dizelerini yoksa nasıl açıklarız? “yani herkes / ancak kendisi kadar yalnız –
iken” (s.46). Bireyin çağımızdaki durumunu dile getiriş biçimi de,
deneyimlediği modern şiirin biçimselliği içinden oluyor – başka türlüsü
olanaksız görülüyor. Çünkü, şiirinin barındırdığı yoğun felsefî görüşler ve
dünya tasarımı ancak eğretilemeli bir dille verilebiliyor. İçeriğin çağırdığı bir
anlatım biçimi söz konusu. Varlık ve hakikatin Dil’le işaretlenmesinin
tehlikesini göze almış Celâl Soycan. Bize harflerin, sözcüklerin sesini, bilgi,
algı ve zihinselin malzemeleriyle birlikte sunuyor. Ortaya zor, kapalı bir şiir
koyuyor. Göndermeler, imgeler, im’ler anlam kuran nitelikleriyle beliriyor:
gövdem
olan gözlerimle dünyaya başlardım..
alışmadan
eskittiğim Antep’in kuşbaz
göğünde
kırlangıçkırığı bir kırmızı idim
eski zaman
develeri akardı çıngıraklı rüyada
herkesten
bozma bir avlu küskünüydüm;
uzun oyalayıp
aşka büyürdü o yalnızlığım..
en kötüsü
kendime bile alışırdım –
(s.28)
Bu dizeler “mahcup
bir kırmızı olduğum” şiirinden. Belleğinin gidip geldiği çocukluğunun Antep
göğü, avlulu evler, çocukluğunun evi, rüyalarına giren eski zaman develeri. [Şiirin
ana kaynaklarından biridir çocukluk. Belleğin kuyularından bir anıştırma, bir
çağrışım, bir renk, bir koku olarak, bir bumerang gibi çıkar gelir. Celâl
Soycan’ın şiirlerinde de belleğin geriye dönük işleyişi bugünle dengelenir.
Gerek “Ölüler İçin Oda Müziğinde”,
gerekse “Âzâde”de de çocukluk
varlığın özüdür. Heidegger “dil, insanın evidir” der ya, Celâl Soycan için
çocukluk, şiirin evidir.] Antep çarşıları, dükkânları, esnafı, “henüz başı belirmedi bineceğim atın – “(ÖİOM,
s.39) dediği ve kendine alıştığı günler dönüp gelir. “Resneli Niyazi Bey’den üzgün bir Geyik” (Âzâde, s.41), “Resneli’nin
Geyiği” diye anılır Kün’de.
Kısaca Âzâde’den Kün’e izlekler akarken dil ironik bir özellik kazanır yer yer: “bir kah bir kih Cumhuriyet Meyhanesi’nin
ödüllü şairinden -“ (s.33).
Mahmut Temizyürek
“Yeni Şiirin O Barbar Dili” (4) başlıklı yazısında Celâl Soycan’ın şiir dili
konusunda şunları yazıyor: “İlk bakışta Celâl Soycan’ın dili “barbar” bir dili
andırıyor. Engin bir şiir bilgisinin ve şiir tarihinin içinden geçtiğini
hissetmemizi karşın “barbar”.” (s.49). Celâl Soycan, yedi kitaplık bir şiir
deneyiminin şairi. Şiir diliyle, biçemi ve biçimiyle 2000 yılı sonrası şiiri
içinde ayırt edici belirginlikte bir şiiri var. Şiirinin epistemik ve ontolojik
boyutu iç içe; aynı zamanda dıştan içe, içten dışa dönen şiirsel söylemiyle
varlığı kuşatan bir şiir kuruyor. Dinsel, söylencesel metinlere uzanan şiirsel
kaynakları, felsefe ile resmin bilgisiyle de harmanlanıyor. Geçmiş ile şimdi iç
içe giriyor. Bütün bunları iletişim dilinden uzaklaştıkça “barbar”laşan bir
dille kuruyor. Kesintili, eksiltili bir dil; okura gerisini söylemesi için boşluklar bırakıyor. İçine sürgün bir
yerleşik yabancının dili ve o dilin kurduğu şiir gövdeleşiyor.
Celâl Soycan’ın Kün’ü koca bir şiir tümcesi gibi. İçine kapanan bireyin monolojik
söylemi. Bakın, “saklanarak kayıp olduğum” başlıklı şiirinin altılı kümesi
nasıl birbiri ardı sıra devrilen dalgalar gibi:
bütün
unuttuklarımızın şahidiyiz şimdi;
hatırlamak elbet
masum değildir; ama emek
verilmiş
yenilgilerin ve pişman
şair
kardeşlerimin dilinin döndüğü
bu astımlı
metinde sen ve ben
silkelendikçe
yapışan can kırıklarıyız
(s.69)
Yineleyerek
söylemeliyim: Koca bir şiir tümcesi bu. Burada, “emek verilmiş yenilgilerin”
sonunda, bireyin kendisiyle, etrafıyla bir hesaplaşması söz konusu. Abartılmış,
yüceltilmiş, mitleştirilmiş bir mücadeleyi değil, yenilgi sonrası durumu
saptıyor şair. Şiirin bu bölümünün müziği (s –ş) harflerinin uyandırdığı sesten
ibaret. Özel olarak bir araya getirilmiş izlenimi vermiyor. Bu altılı kümeye
eni konu bir tartım eklediğini belirteyim. Buradan hareketle Kün’ün koca bir şiir tümcesi olduğunu
söyleyeyim yine: Bu koca şiir tümcesinde huzursuz toplumun tedirgin entelektüel
bireyinin portresini bulmak mümkün. Aslında, felsefenin dili ile yazınsal dilin
çatıştığı, kesiştiği noktadan yazınsal dilin yengisiyle çıkmak; eğretilemeli
dilin çok katmanlı verimliliğiyle şiir kurmak; dilin bâkir bölgelerine girmek
Celâl Soycan’ın kültürel donanımıyla açıklanabilir. Ortaya gizli açık
entelektüel bir portre çıkıyorsa şiirin gücünü gösterir bu. Kün’de yer alan şiirlerin imgeleri, imgenin
tansıklığını da gösteriyor: “sarıldığım
defterdeki mahşerî beyazlık..” (s.69). Bu dizedeki kapalı eğretileme, şiir yazmanın
nasıl bir “cehennem” olduğunu güçlü bir biçimde dile getiriyor.
Celâl Soycan Kün’de modern şiirin olanaklarını varlık ve varoluşun dünyadaki
sıkıntılı sıkışmışlığını dile getirmek için seferber ediyor. Ortaya koyduğu
dilin yapılandırdığı estetiksel düzey incelikli ve bu görülebiliyor.
1)Celâl
Soycan, Kün, Şiirden Yayınları, 2011
2)Oktavio
Paz, Yay ve Lir, Armoni Yayınları, 1991
3)Celâl
Soycan, Ölüler İçin Oda Müziği, Şiirden Yayınları, 2007
4)Mahmut
Temizyürek, Gölgesi İnsan Bedeni Doğa, Yazılı Kâğıt Yayınları, 2011
Cumhuriyet
Kitap : 12 Ocak 2012, Sayı : 1143
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)
